KOKU KÜLTÜ

BİRİNCİ BÖLÜM 

“Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık! Soluduğumuz  havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi .Hepten  ele geçirir, çaresi yoktur. “

Patrick Süskind

Koku , Çin kültüründe “yeryüzü ve merkez” ile dört nitelikte algılanarak , dört yönün herbirinin ve bu yönlerle ilişkilendirilen her nesnenin simgesi olarak geçer .Diğer anlamları ; 

Farklı niteliklerde algılanarak , kadına ilişkin olanın simgesi ,

Sufi gelenekte bedenin ötesinde , bedenin bağışıklık sisteminin , bedensel ve kültürel isteğin , arzunun simgesi ,

Hoş olarak algılanması durumunda “kutsala ilişkin “ olanın simgesidir .

Klasik Çin edebiyatı “ beş koku “ tanımlar .Doğu ve ateşle simgelenen “keçi kokusu “  ; güney ve ateşle simgelenen “yanık  kokusu “ ; yeryüzü ve merkezle simgelenen “ misk kokusu “ ; batı ve metalle simgelenen “ küf kokusu “ ve kuzey ve suyla beslenen “ çürük kokusu “. Bunlardan misk kokusu aynı zamanda kadına ilişkin olanı övmek için simgesel anlamda yaygın olarak kullanılır .

İnsanın  vücut kokusu  bağışıklık sisteminin bir dışa vurumudur .Bir kadın ve bir erkek arasındaki bağışıklık sistemi uyumu , özellikle kadın için önemlidir .Biz kültürel aklımızla farkında olmasak da , bağışıklık sistemi uyumunda belirleyici olan “ çoğalma -üreme arzusu “ bir kenarda nöbet tutar .Kadınlar özellikle yumurtlama dönemlerinde kokuya karşı aşırı duyarlı olurlar .Doğru seçim yapmak , daha sağlıklı “ türsel bir süreklilik “ için yaşamsaldır .  

Kokunun simgesel anlamına  kısaca değindikten   sonra , hayatımızdaki fiziksel ve ruhsal etkilerine hep birlikte göz gezdirelim .Bir anda burnuna  gelen bir kokuyla geçmişteki bir anısına ya da çocukluğuna dönmeyen biri var mıdır ? Fırından yeni çıkmış bir ekmek kokusu , yeni çekilmiş bir kahvenin kokusu , peki ya kocaman bir buket gül kokusu …( Proust etkisi ) Tüm bu kokular olmasaydı , hayat bu denli keyifli olur muydu ? Doğduğumuz andan itibaren beş duyumuz etrafımızdan gelen uyarılarla inanılmaz bir yoğunlukla çalışır. Sürekli yeni anılar, tecrübeler üretiriz. Ancak bunların hiçbiri koku duyusu kadar bilincimizin derinliklerine  etki etmez. Anatomik olarak da beyne direkt olarak ulaşan koku sinirleri, hiçbir filtreden geçmeden hafızamızda yer edinir. O yüzdendir ki , yağmurdan sonraki toprağın  kokusu ya da sevdiğinizden aldığınız bir çiçeğin kokusu sizi çok derinde kalan, belki sizin bile hatırlamadığınız anılara götürebilir.Koku algısı , ilk canlı organizmaların ortaya çıkışı kadar eskiye dayanır , duygularla ve güdülerle bağlantılıdır .Burun yoluyla , diğer duyu organlarımızın algılayamadıklarını içgüdüsel olarak algılarız .Örneğin bir tehlikenin yaklaştığını ya da kişiye özgü cazibeyi …Burun insan sezgilerine , özellikle de hayatta kalmaya dair sezgilere gönderme yapar .Eğer “keskin bir burnumuz varsa “ , bu bizim kalkanımız olur .Burnumuz hayatta yapmamız gereken şeyleri hisseder ve ortaya çıkarır ; dolayısıyla hep bir arayış halindedir .Bize  hayatımızı ne şekilde ele aldığımızı  , hayatımız üzerinde ne denli kontrol sahibi olup olmadığımızı gösterir .Nefes almada yaşanan bir zorluk , bizi hayatımızdaki  zorluklarla ilgili bilgilendirir .Eğer sol burun deliği bize  sorun yaratıyorsa , mesajı duygusal tarafımızda aramalıyız. Çünkü duygularımız bu burun deliğinden girer .Sağ burun deliği ise bize  mantıksal olarak bir zorluk yaşadığımızı  gösterir .Çünkü kavrama ve analiz bu burun deliğinden giriş yapar .Hissettiğimiz bir tehlike sol burun deliğimizi tıkar , kavradığımız  bir tehlike ise sağ burun deliğimizi etkiler .Tıpkı hayvanlarda olduğu gibi , koklama duyumuz  bir tehlikeyi hissetmemizi sağlar, düşmanımızı  farketmemize  olanak tanır ya da tam tersine kokumuz diğerleri tarafından fark edilmemize neden olur .Dolayısıyla burun hastalıkları koklama , hissetme , tehlike ve hayatta kalma kavramları ile bağlantılıdır .Kötü bir işin ya  da tehlikenin kokusunu alabiliriz , bir komplonun yaklaşmakta olduğunu ya da bir şeylerin bizden  gizlendiğini de aynı yolla hissedebiliriz. Her durumda burnumuzdaki  rahatsızlığın kaynağını keşfetmek için doğum anına kadar gitmemiz gerekebilir .Daha rahat nefes almak için geçirilen bir operasyon , sezgilerin , algının açılmasına  , hayata yeniden “ evet “ demeye yol açabilir .Eğer nefes almakta güçlük çekiyorsak , yaşamı reddediyor ya da çevremizle olan ilişkilerimizde birtakım problemler yaşıyor olabiliriz .Bir nevi çatışmalı bir durumu burnumuz yoluyla geri püskürtüyor olabiliriz .Böyle durumlarda  “ Açık ve kendine güvenli bir tavır takınmayı kabul ediyorum .” olumlaması işe yarayacaktır .

Burun yaşamı , atmosferle ve dış dünyayla temas halinde olmayı sağlayan bir duyudur .Koku alma duyusu sahip olunan en güçlü duyulardan biridir ve koksiks  seviyesinde yer alan ilk enerji merkeziyle ( çakrayla ) bağlantılıdır .Sağ ve sol burun delikleri ,iç ve dış dünyanın kanallarıdır .Yani hayata açılan çifte kapıdır ! Eğer vücudumuz solunum kanalına bir bariyer koyuyorsa , bunun amacı bize  kendimizi etkilendiğimiz , rahatsız olduğumuz ya da kabul edemediğimiz   bir durumdan veya kişiden izole ettiğimizi göstermektedir .Beden duygu ya da düşünce seviyesinde gizli ve mahrem tarafımıza  dokunma ihtimali bulunan bir şeyden kendini koparmak ister .” Burnumuza kötü kokular gelebilir “ ya da “ güzel kokmadığını” düşündüğümüz  bir kişi söz konusu olabilir .Koklamaya tahammül edemediğimiz  kişi kendimiz de olabiliriz.( bilhassa kişiliğimizde reddettiğimiz  bazı özelliklerimiz olduğunda ) .Bu yüzden koklama yeteneğimizi kaybetme noktasına dahi gelebiliriz Bu durum hoşlandığımız  kokulardan da kopmamıza sebep olacağı için , beraberinde mutsuzluk ve melankoli getirebilir .Mahremiyetimize saygı duyulmasını isteriz  ancak tam da bu noktada kendimize  “ başkalarının işlerine burnumuzu  sokup , sokmadığımızı “ sormamız  gerekir .Burun hastalıklarında eleştirdiğimiz “ kötü kokuyor “ diye yargılandığımız  , kin beslediğimiz  hatta  tiksinti duyduğumuz  bir kişi veya durumun varlığından söz etmek de mümkündür .Yaklaşmakta olan bir durumun , yüzleşmekten korktuğumuz entrikalı  bir olayın kokusunu ( önceden seziş) alabiliriz .Bir olayın veya bir kişinin gün yüzüne çıkacağı bir durum yaşanabilir  ve bu içimizde bir rahatsızlık yaratabilir  .Bir insanın yakınlığını hissetmekte zorlanabiliriz.İç huzurumuz kendimizden  uzaklaştırmak istediğimiz davetsiz bir misafirin varlığı ile bozulabilir  .Bu huzursuzluk cinsel seviyede de yaşanabilir, duruma göre herhangi bir tehlikenin varlığını önceden tespit etmekte zorlanabiliriz .Bu aynı zamanda unutmayı tercih ettiğimiz ve kötü olarak tanımladığımız  bir olayı hatırlattığı için hoşlanmadığımız bir kokudan da kaynaklanabilir .Koku alma duyusu  olayların holografik ( üç boyutlu ) hafızası ile yakından ilgilidir .Güzel olayları olduğu kadar , kötü olayları da hatırlamamızı kolaylaştırır .Koku alamadığımız zaman , içimizde  öfke uyandıran bir olayla daha fazla temas halinde olmamak için bir bilgiyi beynimize ulaşmadan kesmek isteriz .Belli bir kokusu olan tüm acı verici hatıralar , burnumuzda rahatsızlığa sebep olabilir .Bu mide bulandırıcı bir koku olabildiği gibi , zamanında ayrılmak zorunda kaldığımız ve bugün hala etkisini hissetttiğimiz bir kişiye ait güzel bir kokuyu da kapsayabilir .”Burnumuz tıkandığında” yiyeceklerin tadını alamayız .Dolayısıyla kendimize şu soruyu sormalıyız “ Yaşamaya dair bir istek duyuyor muyum ya da hayatımda bu kadar “acı tat “ bırakan şey ne ? Burnumuzun tıkalı olması , bize geçmişteki acı verici duyguları yeniden yaşamamak için , bazı olayları bilinçdışı hatırlamak istemediğimizi de gösterir .Bir duruma ya da bir kişiye direnç göstermek isteyebiliriz .İç sesimizin bize yapmamızı söylediklerini dinlemek yerine , kendimizi çok fazla zorlarız .İnsanların üzerimizde etki sahibi olduğunu ve bizi yönettiğini hissederiz .Burnumuz  sezgisel ve duygusal tarafımızla direkt bağlantılı olduğu için , kendimizi sezgilerimize ve algımıza kapatıp , kapatmadığımızı sorgulayabiliriz .Duygu ve hislerimizin üzerine perde çekmiş gibi hissedebiliriz .Tüm yeni olasılıklara açık kalmak yerine , önyargılarımızın bizi sınırlı bir çerçeve içine kilitlenmesine izin verebiliriz .Aslında solunumumuzu  “tıkayarak “ anlayışımızı da tıkamış oluruz .Eğer incindiğimizi hissedersek , olayların dış ve yapay taraflarında daha çok değer bulmaya eğilim gösterebiliriz .Kendi bilgeliğimizden ve sezgisel tarafımızdan koptuğumuz için kibirli , inatçı ve başkalarını küçük gören bir insana dönüşebiliriz .Agresifliğimizi ve hayal kırıklıklarımızı bastırabiliriz .Hayatımızı tamamen değiştirmek isteriz ama en derin duygularımızı ifade edemeyiz .” Burnun kuruluğu “ ise sevgimizi açıkça ifade edemediğimizi gösterir .Eğer burnumuzda kılcal damar çatlaması  meydana gelirse kendimize şu soruyu sormalıyız “Anne , babamız  ya da diğer aile üyelerimiz arasında bir ayrılık yaşanabileceğinden mi korkuyoruz ? Eğer burnumuzu kırarsak bu , hayatımızdan çıkarmak istediğimiz birinin varlığına işaret edebilir .Babamızı geride bırakmaya ve ona başardığımızı göstermeye dair büyük bir istek duyabiliriz .Bu durumda başarısızlık korkusu çok büyüktür .Nazal septum deviasyonu , hayatımızın dramatik bir şekilde  bölümlere ayrıldığını , özellikle iş yaşantımızda ve duygusal hayatımızda her şeyi karıştırmaya eğilim gösterdiğimize işaret edebilir .

Bu problemleri yaşayanlar için olumlamalar ;

“Diğer insanları kararlarında serbest bırakmak için , nefes almada yaşadığım bu zorluğu kabul ediyorum.” 

“İnsanların kararlarını yargılamanın ve eleştirmenin bana düşmediğini biliyorum .Bu yüzden insanları, kararları , seçimleri ve yaşanan olayları yargılamayı bırakıyorum .Bu , hayatın içimde özgürce akmasını ve sevginin büyümesini sağlıyor .Kendimi ve yaşadığım deneyimleri olduğu gibi kabul ediyorum .”

“ Benim için zor olan olaylara karşı geliştirdiğim yeni anlayışla , bu olayların geçmişimin  bir parçası olduğunu kabul ediyor ve yeniden özgürce nefes almaya başlıyorum .”

Vücudumuzdaki tüm sıvılar duygularımızın bir yönünü temsil eder .Eğer burun akıntımız vücudumuzun dışına çıkmıyor ve geriye doğru gidiyorsa bu , duygularımızı ya da göz yaşlarımızı “geri yuttuğumuz “ anlamına gelebilir .Kendi içimize kapanmaya ve “ kötü kaderimize ağlamaya “ eğilim gösterebiliriz. Birine veya bir şeye tutunup kalabiliriz .Akıtmak istediğimiz göz yaşlarımız vardır ama bunları serbest bırakmakta güçlük çekebiliriz .İnsanlara güçlü ve kontrollü olduğumuzu göstermek istesek de  gerçek bundan oldukça farklı olabilir .Birilerinin bizimle ilgilenmesine duyduğumuz ihtiyaç çok büyüktür ! Diğer insanlara gösterdiğimiz , içimizde yaşadıklarımızın tam tersidir .Bu yüzden kendimizi dünyadan kopuk hissedebiliriz .Böyle bir durumda yapılması gereken olumlama ; 

“ Yaşamdan aldığım hazzı yenileyebilmek ve misyonumu gerçekleştirebilmek için hayatımın dizginlerini ele almam , kendim için bir şeyler yapmam çok önemli .Çevreme dürüst kalmam gerekiyor .Duygularımı tamamen kabul ediyorum .”

“ Çevremdeki insanlardan sıcaklık görmek istiyorsam , kendimi önemsemeye yeniden başlıyorum .” şeklinde olabilir .

Gelelim burun poliplerine …Unutmayın beyin çözemediği her sorun için bedende  çözüm arar .Bastırdığınız , yok saydığınız her duygu , düşünce ve travmalar beyin tarafından bilinçaltına kaydedilir .Asla yok olmaz .Aynı bilgisayarlardaki istemediğimiz dosyaları geri dönüşüm kutusuna atmamız  gibi .Onları artık görmesek de bilgisayarda bir alan işgal  etmeye devam ederler , ta ki sistemin işleyişini yavaşlatana , hatta bozana kadar ! Vücut da aynı böyledir .Bilinçaltı , vücudumuzun bir nevi geri dönüşüm kutusudur .Bilinçaltı ne kadar doluysa , hasta olma potansiyelimiz o kadar fazla olacaktır .Bu aslında beynin kendini ve vücudu geçici olarak koruma mekanizmalarından biridir .Burun poliplerinin kök duygusuna dönecek olursak bu durum , etkisini hala hissettiğiniz duygusal bir şokla alakalıdır .Eğer polip sol taraftaysa , bizi rahatsız eden şey duygusal yönümüzle alakalıdır ; sağ taraftaysa mantıklı ya da sorumlulukla bağlantılı yönle ilgili bir sıkıntı söz konusudur .Olumlaması ise “ Bu polipin yok olmasını istiyorum .Bu yüzden vücudumun bana gönderdiği bilgi için teşekkür ediyor , sahip olmam gereken farkındalığı tüm kalbimle kabul ediyorum .” şeklinde olmalıdır .

Burun havayı ciğerlerimize ileten organdır , kan ise organizmanın hava ve oksijen taşıyıcısıdır .Burun kanamaları ( epiktaksis) bize hayat neşesinin ve sevgisinin , benliğimizden çıkıp gitmesine izin verdiğimizi gösterir .Dolayısıyla hissettiğimiz bir şeyle ilgili , neşe kaybı söz konusudur .Genel anlamda hayal kırıklığı , yaşama sevincinin azalması , kurban rolüne bürünme , sevilmediğini ve değer verilmediğini hissetme , baskı , diğer insanlarla araya mesafe koyma gibi davranışlar görülebilir .Eğer burnu kanayan bir çocuksa , onun için otoriteyi temsil eden kişinin onayını alma ihtiyacı çok yüksektir .Olumlaması “ Kendimi tanımayı ve sevmeyi kabul ediyorum .Mutluluğumu sadece kendimle ilgili düşüncelerime borçlu olduğumu anlıyorum .Kötü duyguları ya da olayları şu anda hayatımın dışında bırakıyorum .” şeklindedir .

 Son olarak yüz sinüslerinin iltihaplanmasına bağlı olarak gelişen  burun tıkanıklığı  yani sinüzite gelecek olursak , kök duygusu bir insanın ya da durumun karşısında hissettiğimiz güçlüklerdir .İçinden çıkamayacağınızı hissettiğiniz bir durum mu yaşıyorsunuz ya da kendinizi çıkmaz bir sokakta sıkışmış gibi mi hissediyorsunuz ? Çocuk sahibi olmak istiyor ama bunun imkansız olduğu izlenimine mi kapılıyorsunuz ? Ya da çocuğunuz varsa onunla daha yakın , daha bütün bir ilişki mi kurmak istiyorsunuz ? İç sesinizi dinlemek yerine , eski düşünce kalıplarınızın sizi yönlendirmesine izin mi veriyorsunuz ? Dayanma gücünüz azaldığında ve duygusal olarak patlamaya hazır hale geldiğinizde sinüzitiniz de alevlenir .Can yeleği ya da yara bandı olarak kullandığınız insanlara bağlı olarak yaşamaya daha fazla katlanamazsınız .Yeni referans noktalarına ya da otoritenizi kanıtlamaya ihtiyaç duyarsınız .Anlamanız gereken mesaj şudur ; “ Etrafımdaki sevgiyi hissetmeli ve bu sevgiyi benliğimin derinlerine aşılamalıyım .” 

Olumlaması “ Kendim hakkında konuşmayı kabul ediyorum .Artık sürekli fikir birliğinin peşinden koşmama gerek yok .Benim için neyin iyi olduğunu anlamak için iç sesime güveniyorum .Güzelliklerin hayatımda yer bulmasına izin veriyorum .Kendime güveniyorum ve nihayet ışığı görebiliyorum .”( Jacques Martel ) 

Koku alma, koklama veya olfaksiyon, ortamdaki kimyasalların burun vb. duyu organları vasıtasıyla algılanmasıdır.İnsanda koku alma duyusu, omurgasızlara ve alçak seviye omurgalılara nazaran, daha az baskın duyulardandır; zira pek çok alçak seviye omurgalı (örneğin balıklar ve amfibiler) ortamdaki kimyasalları vücutlarının çok çeşitli bölgelerindeki reseptörler (alıcılar) ile algılar.Omurgasızlarda ise burun deliği gibi kemoreseptif (kimyasal algılayıcı) boşluklara rastlanmaz.Bu nedenle pek çok otorite koku almayı ‘uzaktan kemoresepsiyon’, tat almayı ise ‘temaslı kemoresepsiyon’ olarak tanımlar.

Hava soluyan omurgalılarda koklama, ağırlıklı olarak, burun boşluğunun iç yüzünü (epithelium) kaplayan sinir uçları tarafından sağlanır. Bir örnek vermek gerekirse etçil memeliler, yiyecek bulmak ve tehlikelerden kaçınmak için koku alma duyusuna bağımlıdır. Etçillerin epithelium’u destekleyen türbinal kemikleri kıvrımlıdır ve daha fazla temas yüzeyi sağlar.Fazladan temas yüzeyi, canlının koku alma kabiliyetini artırır.

Bazı canlılarda, burun iç yüzeyine ilaveten, damakta bulunan Jacobson organı da koku almaya yardımcı olur.

Beynin koku bölümleri , bu organın en eski yapıları arasında yer almaktadır ve beynin geri kalan kısmının büyük bölümü , koku ile ilgili bu başlangıç bölümlerinin çevresinde gelişmiştir. Gerçekten de başlangıçta kokuya hizmet eden beyin bölümü , daha sonra insanda duygular ve davranışın diğer yönlerini denetleyen bazal beyin yapıları haline evrimleşmiştir. Bu sisteme limbik sistem denir.

Limbik sistem, beynin derinliklerinde bulunan ve temelde duygu ve davranışların düzenlenmesi, uzun süreli hafıza, motivasyon ve koku duyusunun işlenmesinden sorumlu beyin bölgelerinin ortak adıdır. Limbik sistemin koku duyusu ile ilgili yapılarla yakından ilişkisi vardır. Diğer duyular önce serebral kortekse uğrayıp , orada değerlendirildikten sonra limbik sisteme ulaşırken , koku duyusu limbik sistem ile direkt bağlantısı olan tek duyudur.

Koku duyumu, bir koku maddesine devamlı maruz kalma durumunda çok hızlı azalır. Bir insan bir koku ile hatta hoşa gitmeyen bir koku ile sürekli karşı karşıya kalırsa, bu kokuyu algılama duyarlılığı gittikçe azalır ve sonra kaybolur. Havası iyice bozulan kapalı yerde bulunanlar bunun farkına varmazlar, fakat dışarıdan gelen birisi havanın bozulmuş olduğunu hemen anlar. Mesela  trimetilaminin başlangıçta balık kokusu verdiği halde, bir süre sonra amonyak kokusu vermesi koku reseptörlerinin adaptasyonunu hatırlatan başka bir olaydır.

The Institute for Genetics of the University of Cologne ‘da biyolog olan Mehmet Saltuerk in kokularla ilgili yayınladığı makalelerinde konuya dair araştırma sonuçları  , aslında kokuların hayatımızın her alanını ne denli derinden etkilediğine dair çarpıcı bilgiler içermektedir .

“Koku duyusu, hiç kuşkusuz beş duyudan en ilginç olanıdır. Yiyeceklerin seçiminden, tehlikelere karşı uyarmaya, eş seçiminden, cinsel aktiviteyi ayarlamaya, partnerimizi yatıştırmadan, cinsel çekicilik veya iticiliğe kadar hayatımızda birçok konuda etkin rol oynar.Aşağıda kokuyla ilgili yapılmış 6 ilginç araştırma yer almaktadır.

Araştırmanın ayrıntılarına girmeden önce koku ile ilgili ilginç bazı konulara değinelim ve ardından araştırmaların ayrıntılarına geçelim.

Sadece koklamak değil daha ötesi de var

Koku, beş duyu içerisinde en dolaysız olanıdır. Çünkü görsel, işitsel ve dokunsal duyular önce beynin serebral korteksine gelerek orada işlenmesi gerekirken, koku duyusu direkt olarak beyindeki duyguların işlendiği limbik sistem üzerine gelir ve burada değerlendirilir. Yani, koku hariç diğer bütün duyular serebral kortekse bir sinyal göndererek beynin geri kalan kısımlarına bağlanmak için izin isterken , koku için böyle bir şey söz konusu değildir. Koku sinyalleri serebral kortekse uğramadan direk beyindeki nihai varış noktasına ulaşırlar. Örneğin bir odaya veya bilinmeyen bir yere girdiğimizde pek farkına varmasak da bize ortam hakkında olumlu veya olumsuz ilk izlenimi veren gözden ve kulaktan önce koku duyusudur.

Kadın ve erkekte farklılık

Koku duyusu genel olarak kadınlarda erkeklere göre daha fazla gelişmiştir. Kadınlar düşük dozda kokuları algılayabilir, bireysel kokuları da daha iyi tanımlayabilirler .

Ayrıca erkeklerin cinsel partner seçiminde vücut kokusunun dış görünümden daha önce yer aldığı yapılan araştırmalar arasında bulunmaktadır.

Koku duyusu son nefese kadar çalışır.Koku sinir hücreleri, diğer sinir hücrelerinde olmayan çok farklı bir özelliğe sahiptirler. Koku sinir hücrelerini eşsiz yapan bu özellik, kendilerini sürekli yeniliyor olmasıdır. Diğer duyu organlarındaki sinir hücreleri öldüğü veya hasar gördüğünde kendilerini yenileyemezler. Koku sinir hücrelerinin bu kendini yenileme özelliği, ölene kadar koku almamızı sağlar. Yani, koku duyusu için “ölmekte olan insanı en son terk eden duyudur“ desek yanlış olmaz. (Not: Alzheimer, Parkinson, Multipl skleroz, Prion gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinin olmaması sinir hücrelerinin kendini yenileyememesinden kaynaklanmaktadır.)

Roman ve filmlere ilham kaynağı olan koku

Koku duyusu öyle gizemli öyle ilginç bir duyu ki, birçok filme ve romana ilham kaynağı olmuştur. Örneğin, Patrick Süskind’in “Das Parfüm” adlı romanının sinemaya uyarlaması olan “Koku ; Bir Katilin Hikayesi“ adlı filminde sıradışı bir buruna sahip katilin parfüm endüstrisinde çalışırken hayal ettiği kokuyu üretebilmek için işlediği cinayetleri anlatır.

Yine başka bir örnekte fransız yazar Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” adlı romanında bir parça bisküviyi çayın içine daldıran bir adamın aldığı koku ile bilinçaltının derinliklerindeki anılara yaptığı yolculuğu anlatır. İşte bu yüzden kokuların bizi uzun yıllar önce unutulmuş hatıralara götürmesine Marcel Proust’un romanından esinlenilerek “Proust Etkisi“ denilmiştir.

Koku duyusu kaybı (Anosmi)

Anosmi, koku duyusunun geçici veya kalıcı olarak kaybolmasıdır. Kendiliğinden oluşabileceği gibi bazı sorunlara bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca seyrek de olsa doğumla birlikte(konjenital anosmi) ortaya çıkan anosmi vakaları da vardır.

Koku kaybı ciddi sağlık sorunlarının habercisi olabilir

Geçmiş yıllarda yapılan araştırmalarda hasarlı koku duyusunun Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların habercisi olduğu konusunda ipuçlarına ulaşıldı. Hasarlı koku duyusunun yemeklerin tadını almayı olumsuz etkilediğini gösteren araştırmalar da bulunmaktadır .

Doğuştan koku kaybı ile küçük cinsel  organ arasındaki ilişki olduğuna dair bulgular da yapılan bu araştırmalar arasında yer almaktadır. 

Koku bozukluğunun sınıflandırılması

Sınıflandırma temel olarak hasta öyküsü ve psikofizik muayene sonuçlarına göre yapılır. Tartışmalı olsa da, koku alma bozukluklarını nicel ve nitel bozukluklar olarak iki sınıfa ayırmak yanlış olmaz.

a) Nicel koku bozukluğu

Koku uyaranlarına duyarlılık azalır (hiposmiye).

Belirli bir kokuya karşı kısıtlama veya hassasiyet kaybı (kısmi anosmi)

Koku duyusunun oldukça fazla derecede kısıtlanması (işlevsel anosmia)

Koku duyusunun tamamen kaybolması (komple anosmia)

Kokulara karşı aşırı duyarlılık (hiperosmi)

Belirli kokulara karşı duyarlılık artışı (olfaktorische İntoleranz)

b) Nitel koku bozukluğu

Koku uyaranlarının değişmiş algısı (parosmia)

Koku uyaranı olmadan koku algısı (phantosmia)

Güçlü duygusal değişimlerin neden olduğu koku algısının yeniden yorumlanması (psikiyatrik hastalıklar ile bağlantılı bir durum)

1. Araştırma: Koku duyusu kaybı cinsel aktiviteyi etkiliyor

Yapılan birçok araştırma koku hissinden tamamen yoksun kişilerde davranışsal özelliklerin normal insanlardan farklı olduğunu, bu kişilerde genel olarak özgüven eksikliği, depresif bozuklukların sık görüldüğünü gösteriyor.

Alman araştırmacıların yaptığı başka bir araştırmada ise koku duyusu eksikliğinin erkek ve kadınlarda farklı etkilere sahip olduğunu gösteriyor. Araştırma, Konjenital anosmiye (doğumsal anosmi) sahip erkeklerin sağlıklı erkeklere göre daha az cinsel ilişkiye girdiklerini, kadınların ise partnerleri ile olan ilişkilerde kendilerini daha güvensiz hissettiklerini gösteriyor.

Araştırma nasıl yapıldı?

Araştırma, 18 -50 yaşları arası doğuştan anosmi rahatsızlığı bulunan 30 kadın ve erkek ile 36 sağlıklı kişiden oluşan bir denek grubuna soru-cevap şeklinde yapıldı.

Sonuçlar başlıklar halinde şöyle:

Koku alamayan hem erkek, hem de kadınlarda genel sosyal davranışlardaki tedirginlik ve belirsizlik aşağı yukarı eşit seviyede. (Bunun muhtemel nedeni, deneklerin kendi ve karşı tarafın vücut kokusuyla ilgili bir bilgi sahibi olmamaları olabilir !)

Cinsel yaşam ve partner ile ilişki kalitesi konusunda kadın ve erkek arasında belirgin farklılıklar var. Anosmi olan erkeklerde cinsel ilişki sayısı sağlıklı erkeklere göre ortalama beş kat daha az. Anosmi olan kadınlar ile normal kadınlar arasında cinsel ilişki sayısında bir farklılık görülmedi.

Anosmi olan erkekler partner bulma konusunda daha isteksizler. Ancak cinsel isteklerinin eksik olup olmadığı sorulmadı.

Anosmi olan kadınlar eşe bağlılık konusunda daha güvensizler. Ancak anne ve yakın dostluklarda ilişkilerin normal olduğu tespit edildi.

Gerek sağlıklı gerekse anosmili erkeklerde koku duyusu ile partnere bağlılık arasında anlamlı istatistiksel bir ilişki bulunamadı.

Sağlıklı kadınlarda cinsel ilişkinin kalitesi için partnerin vücut kokusunun önemli olduğu tespit edildi. 

2. Araştırma: Vücut kokusunun kadınlar üzerinde yatıştırıcı etkisi

Journal Journal of Physiology & Behavior dergisinde yayınlanan bu makalede, istikrarlı bir ilişkide erkeğin kokusunun kadına güven ve rahatlık duygusu verdiğini gösteriyor.

İsveçli 34 heteroseksüel kadından oluşan küçük bir grup ile yapılan bu araştırma, güvenli ilişkilerde erkeğin vücut kokusunun kadınlar üzerinde ölçülebilir bir oranda stres azalttığı ve sakinleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor

Araştırma nasıl yapıldı?

Deneye katılan kadınlara önce partnerlerine güvenip güvenmediklerini 1’den 7’ye kadar olan bir ölçekte derecelendirmeleri istendi. Daha sonra kadınlara iki dakika boyunca fiziksel stres tetikleyici küçük voltajlı kısa süreli beş elektrik akımı verildi. Kadınlara bir taraftan elektrik akımı verilirken aynı zamanda partnerlerinin üç gün boyunca giydiği dört farklı yünlü tişört koklatıldı. Güvenli ilişkisi olan kadınlar, partnerlerinin kokusunu aldığında elektrik akımının tahrişini daha az hissettiklerini bildirdiler. Cilte yapılan fiziksel stres direnç ölçümlerinin de kadınların beyanı ile örtüştüğü görüldü. Sonuç olarak, erkek vücudunun yaydığı kokunun sosyal bağlar kurmada ve stresi bloke etmede etkili olduğu söylenebilir!. 

Not: Kadın vücut kokusunun erkek üzerinde stres giderici bir etkisinin olup olmadığı henüz araştırılmadı.

3. Araştırma: Kadınların koku duyusu erkeklerden daha iyi

Yukarıda da kısaca belirtildiği gibi bireysel kokuları tanımlama ve belirli bir kokuyu hatırlama konusunda kadın burnu erkeğinkine göre daha hassastır. Bu hassasiyetin sebebi şimdilik pek iyi bilinmese de beyindeki koku soğanında bulunan nöronların kadınlarda yüzde 50 daha fazla olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Gerçi koku soğanında fazla sinir hücresinin bulunması kokunun daha iyi algılanması anlamına gelmiyor, aksine kokunun daha iyi algılanması sinir hücrelerinin bağlantı noktaları sinaps sayısı ile alakalı bir durum. Muhtemelen fazla sinir sayısı ile sinaps sayısı arasında bir paralellik var. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için kadınların koku soğanındaki sinaps sayısının araştırılmaya ihtiyacı var.

Araştırma nasıl yapıldı?

55 ve 94 yaşları arasında ölmüş olan 10 kadın ile 7 erkeğin beyinlerindeki koku soğanında bulunan glial nöronlar özel bir teknik kullanılarak çıkarıldı. Erkek ve kadındaki koku soğanlarının ağırlığı hemen hemen aynı olmasına rağmen hücre sayısında şaşırtıcı derecede büyük farklılıklar olduğu görüldü. Yapılan detaylı sayımlarda hücre sayısının kadınlarda erkeklere göre yüzde 43, nöronların sayısının ise yüzde 49 daha yüksek olduğu tespit edildi.

Yukarıda belirtildiği gibi hücre yoğunluğu bir dokunun fonksiyonunun daha iyi olduğu anlamına gelmiyor ama yine de kadınların daha iyi koku almasının altındaki sebebin bu olduğu düşünülüyor. Eğer yapılacak başka bir araştırma ile kadınlardaki sinaps sayısının, daha yüksek olduğu tespit edilirse, çıkan bu sonuçlar daha açık bir şekilde yorumlanacak. Çünkü sinaps sayısı ile fonksiyon arasında doğru orantı olduğu biliniyor.

Soru şu. “ Evrim neden kadınlara daha iyi bir koku duyusuna verdi? “ Cevap biraz spekülatif; İyi bir burun çocukların hayatta kalma şansını yükseltiyor olabilir…

4. Araştırma: Kötü koku alma ile ölüme yakınlık arasındaki ilişki

Yaşlılarda zihinsel ve bedensel zayıflığın derecesi geri kalan ömrün süresi hakkında aşağı yukarı bir ipucu veriyor. Yapılan araştırmalar yaşlılarda geri kalan ömrün süresi hakkında koku duyusunun azalmasının da bir ipucu verdiğini gösteriyor. Buna göre, yaşlılıkta koklama yeteneğinin azalması, gelecek beş yıl içerisinde ölme olasılığının yükseldiği anlamına geliyor. Hatta araştırmacılar bu konuda oldukça iddialı ifadeler ile şöyle diyor .Beş seçilmiş kokuyu tanıyamayanlar, genel sağlık durumlarına bakılmaksızın, beş yıl içinde ölme riski dört kat artmaktadır.“

Araştırma nasıl yapıldı?

Çalışma, 57 ila 85 yaşları arasında yaklaşık 3.000 erkek ve kadınla yapıldı. 2005/06 yıllarında yapılan bu araştırmada katılımcılara koku alma konusundaki hassasiyetleri tüm ayrıntıları ile soruldu ve koku duyuları mürekkebi çıkarılmış keçeli kalemler içerisine konan nane , balık , portakal , gül  ve deri kokuları ile test edildi.

Değerlendirmeler yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, genel sağlık, beslenme, tütün ve alkol tüketimi gibi faktörleri göz önünde bulundurularak yapıldı. Tahmin edildiği gibi yaş ilerledikçe koku duyusunun zayıfladığı tespit edildi.

Testin laboratuvar aşaması sonuçlandıktan sonra yapılan uzun süreli takipler sonunda , koku alma bozukluğu olan katılımcıların, normal koku alan katılımcılara göre 5 yıl içerisinde ölme oranı 3 ile 4 kat daha fazla olduğu tespit edildi.

Araştırdan ortaya çıkan başlıca sonuçlar

Tüm kadın ve erkeklerin yüzde 78’i normal bir koku performansına karşılık gelen dört veya beş kokuyu tanıdılar.

57 yaşındakilerin üçte ikisi, beş kokunun tümünü tanıdılar.

85 yaşındakiler, kokuların sadece dörtte birini tanıdılar

Katılımcıların yüzde 3,5’i ya bir, ya da hiçbir kokuyu tanıyamadılar.

Araştırma bittikten beş yıl sonra 430 kişinin öldüğü, ölenlerin % 39’nun kötü koku alan, %10’nun normal koku alan gruptan olduğu tespit edildi.

Bu araştırmadan ortaya çıkan anafikir şu: Eğer yaşlılıkta koku alma bozukluğu başlamışsa, bu 5 yıl içerisinde kalp yetmezliği, akciğer yetmezliği ve kanser gibi hastalıklardan ölümlerin olabileceğine bir işaret olabilir !!!

Zayıf koku duyusu neden ömrü kısaltıyor

Koku kaybı ile yaşam süresinin kısalması arasında nasıl bir ilgi olduğu şimdilik bilinmiyor. Ama bildiğimiz bir şey var o da kötü bir koku duyusu havadaki toksinlerin, virüslerin ve zararlı diğer ince partiküllerin ayırdına varamaz ve dolayısıyla kişiyi zararlı dış etkilerden zamanında haberdar edemez. Muhtemelen bu zararlılar merkezi sinir sisteminde birikerek bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve vücut fonksiyonların hasara uğramasına sebep oluyor olabilir! 

5. Araştırma: Eş seçiminde burnunuza güvenebilirsiniz

Her insanın vücut kokusunun farklı olduğu ve bu farklılığın bağışıklık sisteminde görev yapan belirli genler ile ilişkili olduğu uzun zamandır biliniyor. Gerek kadın ve erkeğin vücut kokuları, gerekse bu kokuları çekici veya itici bulma konusundaki tercihler kişiden kişiye değişmektedir ve bu seçicilik de tamamıyla genlerimizin kontrolündedir.

Parfüm kokularındaki kalıcı tercihler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Genlerimiz bilinçli olarak parfüm içeriğindeki bileşenleri bizzat seçerek bize doğru tercihi yaptırır. Bizim farkına varamadığımız ama genlerimizin bilinçli olarak yaptığı bu parfüm tercihi vücut kokumuzu daha çekici hale getirir. Parfüm konusunda yapılan yanlış bir tercih ise vücudumuzun gerçek kokusunu maskeleyebilir. Bu yüzden hediye edilen bir parfüm her zaman doğru seçilmiş bir hediye olmayabilir.

Ter kokusunun kadınlar üzerine etkisi

Stirling Üniversitesi’ nin yapmış olduğu ilginç bir araştırma, erkeğin vücut kokusunun kadın üzerinde oldukça güçlü ve uzun süre değişmeden sabit kaldığını gösteriyor. Araştırmanın yazarı Craig Roberts, erkek terinin bu etkisinin diğer çevresel etkilerden çok daha baskın olduğunu ve yaklaşık üç ay boyunca neredeyse hiç değişmeden kaldığını belirtiyor. Craig Roberts kadınların üzerinde etkili olan bu kokunun ancak hoşlanılan erkekte ya da başka bir ifade ile potansiyel partner adayı erkekte olduğunu belirtiyor.

Araştırma üç ay ara ile iki aşamada yapıldı

Birinci aşama: Deneyin birinci aşaması için 18 ile 31 yaşları arasında 92 erkeğin vücut kokularının örnekleri kullanıldı ve bunun için erkekler aynı pamuklu tişört ile iki gece uyutuldular ve daha sonra tişörtler mühürlü plastik torbalara konularak araştırmanın yapıldığı laboratuvara getirildi. Hemen belirtelim erkeklere iki gün boyunca ne deodorant, ne parfüm ne de sabun kullandırıldı. Ayrıca vücut kokusunu değiştirecek baharatlı, sarımsaklı ve aroma içeren yiyecekler verilmedi.

Laboratuvarda koku testi: Deneyin bu aşaması için 18 ile 32 yaşları arasında adet döngüsünün fertil fazında 63 heteroseksüel kadın seçildi. Her kadına altı erkeğin tişörtü koklatıldı ve her seferinde 1 ile 7 arasında bir ölçek kullanarak iki soruya yanıt vermeleri istendi.

Bu koku ne kadar hoşunuza gitti?

Partnerinizin bu şekilde kokmasını ister misiniz?

İkinci aşama: Yaklaşık üç ay sonra, her kadına aynı erkeklerin diğer tişörtleri koklatıldı. Gerek birinci aşamada olsun, gerekse ikinci aşamada olsun kadınların vücut kokularındaki beğeni ve tercihler oldukça kararlıydı.

Sonuç olarak bu araştırma için eş seçiminde vücut kokusunun önemli olduğunu, sosyal ve biyolojik bir işlevi yerine getirdiğini söyleyebiliriz.

6. Araştırma: Kadın kokusu ve cinsel çekicilik

Bazı kadınların vücut kokuları diğerlerine göre daha çekici daha davetkârdır. Yapılan araştırmalar her kadının belirli hormon değerleri ile koktuğunu ama özellikle fazla çekici kadınlarda bu değerlerin diğerlerine göre biraz daha farklı olduğunu gösteriyor.

İsviçreli ve Alman araştırmacılar, erkeklerin farklı kadınların kokularını nasıl algıladıklarını, belirli hormonların bu algıda nasıl rol oynadığını öğrenmek için bir araştırma yaptılar. Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences” dergisinde yayınlanan bu araştırmada estradiol ve progesteron adında iki cinsiyet hormonunun vücuttaki miktarının kadının cazibesinde anahtar rol oynadığını gösterdi. Buna göre bir kadının estradiol düzeyi ne kadar yüksek, progesteron düzeyi ne kadar düşükse vücut kokusu erkekleri o kadar fazla cezbediyor. (Bu iki hormon aynı zamanda doğurganlıkta rol oynamaktadır.)

Araştırma nasıl yapıldı?

Doğurganlık döneminde 28 kadının koltukaltından alınan koku numuneleri 50’den fazla erkeğe koklatılarak çeşitli sorular soruldu. Ayrıca buna paralel olarak bazı hormon düzeylerini belirlemek amacıyla kadınlardan tükürük örnekleri de alındı.

Sonuç: Erkeklerin birleştikleri ortak nokta, kokuların hepsinin baştan çıkarıcı olduğu ama bazılarının daha fazla olduğu yönündeydi. Kokuların etkisinin derecelendirmesi ise estradiol ve progesteron hormonlarının değerleri ile ilgiliydi. Estradiol seviyesi yüksek, progesteron seviyesi düşük olan kadınların kokusu en baştan çıkarıcı kokular olarak seçildi.

Kadında estradiol ve progesteron seviyeleri üreme sağlığı ve doğurganlığın bir sinyali olarak görülebilir. Vücudun bu davetkar kokusu karşı cinse ne kadar doğurgan olduğunun sinyalini vermek gibi oldukça anlaşılır bir evrimsel nedene dayanmaktadır. Bunun neden böyle olduğunu daha iyi anlamak için kadında Doğurganlık dönemi , Estradiol , Progesteron ne olduğuna kısaca değinerek konuyu noktalayalım. 

Doğurganlık dönemi menstrüasyonun  ilk gününden yaklaşık 14 gün sonraki yumurtanın bırakıldığı gün. Döllenmenin gerçekleşeceği 12-24 saatlik bir süreyi ifade eder.

Estradiol en etkili doğal östrojendir. Menstruasyon döngüsünün düzenlenmesinde rol oynar.

Progesteron menstrüasyon  döngüsünün kontrolüne katkıda bulunan başka bir bir cinsiyet hormonudur. Hamilelikte çok önemli rol oynar, döllenmiş yumurtanın uterusa gömülmesi için rahim astarını hazırlar. Bu yüzden, hamile kadınlarda progesteron seviyeleri özellikle yüksektir.

 Bağışıklık sistemi ve koku seçimi  

İnsanda, bağışıklık sisteminde rol oynayan yaklaşık 400 civarında gen bulunmaktadır. Bu genlere” İmmunogenler “denmektedir. Her insanda bu genlerin birkaç değişik varyasyonu (İmmunogen varianten) bulunmaktadır ve bu varyasyonlar kişiye özel vücut kokusunu belirlemede de önemli rol oynamaktadır.

Kişiye özel vücut kokusu o kişinin immunogenleri ve buna bağlı bağışıklık sistemi hakkında genetik bilgiyi de içermektedir. Örneğin; 1990 yılında yapılan bir araştırmada, birbirlerinin vücut kokusunu beğenen kadın ve erkeklerin MHC genlerindeki varyasyonlarının aynı olduğu tespit edilmişti. Ama asıl önemli olan MHC geninin varyasyonlu kısımlarının enfeksiyonel hastalıklara karşı antikorları üreten genetik şifreyi içeriyor olması.

Şimdi, Max-Planck enstitüsü, 1990 yılında yapılmış olan bu araştırmanın ışığında yeni bir araştırma daha yaptı. Deneklere hem parfüm kokusu , hemde karşı cinsin vücut kokusu koklatıldı ve ardından gen analizleri ve MRT çekimleri yapıldı.

Sonuç

MCH genin aynı varyasyonuna sahip denekler aynı parfüm ve aynı vücut kokusunu beğendiler. Yani, parfüm kokusu ile vücut kokusu aynı genlerin aynı varyasyonları tarafından kontrol ediliyor.  Ayrıca bu araştırmada koku beğenisinin bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik bir eylem olduğu da tespit edildi .

Kokuların anıları çağrıştırması ve koku ile Alzheimer arasında ilişki

En sevdiğimiz çocukluk yiyeceklerinin kokusu ya da sevdiklerimizle özdeşleştirdiğimiz bir parfüm kokusu ya da aniden burnumuzun algıladığı başka bir koku bizi unuttuğumuz bir zamanda yolculuğa çıkartır. Birçok insanın yaşadığı ama üzerinde fazla durmadığı bu konu bilim çevrelerince uzun zamandır araştırılmasına rağmen hafızanın bu karmaşık içeriğinin nasıl ortaya çıktığı pek bilinmiyordu.

Yeni bir sinir ağı bağlantısı keşfedildi

Kanada Toronto Üniversitesi’nden Afif Aqrabawi’in Nature Communications dergisinin 16 Temmuz 2018 tarihli sayısında yayınladığı makalede bu konuya bir miktar açıklık getirdi.

Buna göre, yeni keşfedilen ve beyinin iki farklı bölgesini birbirine bağlayan bir sinir ağı, kokunun algılanması ile birlikte anıların hafızamızda canlanmasına, yani koku ile geçmişte yaşadığımız anıların zihnimizde canlanmasına sebep oluyor.

Afif Aqrabawi ve ekibinin farelerle yaptığı bu araştırmada yeni keşfedilen bu sinir ağının beynin Anterior olfactory nucleus ile bağlamsal bellekte önemli bir rol oynayan Hipokampüsü birbirini birleştirdiği tespit edildi.

Bağlamsal bellek(contextual memories) ; Belli bir anının yerinin ve zamanının beyinde depolanması olarak tanımlanabilir. Bu anı zaman, mekan, objeler ile duygusal bağlantıyı içeren bilgiler olabilir. Mesela bir şarkıda geçen bir söz veya bir mısra geçmişteki yaşadığınız bir anıyı çağrıştırabilir.

Bu ağı keserseniz ne olur?

Anterior olfactory nucleus ile Hipokampüs arasındaki ağın kesilmesinden sonra yapılan koku testleri, farelerin bağlamsal  belleklerinin bozulduğunu, daha önce bildiği kokuların zaman ve mekan algılaması yaptırmamasından dolayı bu kokulara karşı ilgisiz kaldığını gösterdi.

Alzheimer’ın erken teşhisine yardımcı olabilir

Koku duyusu kaybı, Alzheimer hastalarında ve nörodejeneratif hastalıkların ilk semptomlarından biridir. Hafıza belirgin bir şekilde bozulmadan önce bile, çoğu hasta günlük kokuları tanımakta zorlanmaktadır. Hastalığın erken aşamasında bile, beyinin nucleus olfactorius anterior bölgesinde yani kokunun algılandığı ve işlendiği bölgede küçülme ve bir takım deformasyonlar başlamaktadır.

Sonuç

Bu araştırmadan ortaya çıkan sonuçlar hayatımız boyunca karşılaştığımız kokuların anılara dönüştüğünü gösteriyor, ayrıca kokunun beyinde hangi devreleri kullanarak epizodik hafızayı, yani anısal belleği etkilediğini gösteriyor.

Bu bulgular, gelecekte kokunun alzheimer, demans ve hafıza kaybı gibi nörodejeneratif hastalıkların erken teşhisinin bir koku testi ile oldukça ucuza ve de komplikasyonsuz bir şekilde yapılabileceğini gösteriyor.

Not: Kokunun, anısal belleği moleküler boyutta nasıl etkilediği ve beyin biyokimyasında ne gibi değişikliklere sebep olarak hafızayı etkilediği henüz bilinmiyor.” ( kaynak : MEHMET SALTUERK / The Institute for Genetics of the University of Cologne) 

FEROMONLARIN ETKİSİ 

Feromonlar aynı türün üyeleri arasında koku alma duyusuyla algılanan kimyasal maddeler olup,  canlıların hayatta kalma ve üreme amacını gerçekleştirebilmeleri için yararlandıkları ipuçlarından biridir. Yunanca kökenli iki kelimeden elde edilmiştir ve “hormon taşıyan” anlamına gelir. Feromon ‘aşkın hormonu’ , yayılan koku ise, ‘aşkın kokusu’ olarak adlandırılabilir . Feromonlar canlıların hormonları nedeniyle dış ortama saldıkları kimyasallar olup , burnun iç kısmında bir bölgedeki reseptörler tarafından algılanır ve beyne iletilir. Türlerin hayatta kalma ve üreme gibi temel içgüdülerinin gerçekleştirilmesine fayda sağlarlar. Düşmanından kaçan bir böcek, aynı türün başka üyesinden gelen bir feromon sayesinde başarılı olabilir. Tehlikeli yöne ilerleyen bir canlı , o yönden dönen aynı türdeki canlıların bıraktığı feromonlar yardımıyla tehlikenin farkına varabilir. Aynı türdeki bir dişi , sağlıklı erkeği algıladığı feromonlar yardımıyla bulabilir, aynı şekilde erkek , dişinin vücudunun doğurganlığa hazır olduğu zamanı yakalayabilir. 

Tüm kokuların algılanması nesneldir ve insanın kültürel yapısına veya duygusal haline bağlıdır.

İnsanın koku alma sistemi zaman içerisinde değişir ve hem kötü hem iyi kokuları, çok güçlü olmadıkları durumlarda, belirlemekte zorlanır. Buna kokusal adaptasyon adı verilir ve bir kokuya ya da esansa adapte olmak için genellikle bir saat gibi bir süre yeterlidir. Örneğin esanslandırılmış bir ortamda çalışan insanlar genellikle bu esansa adapte olur ve kokusunu ayırt edemezken , dışarıdan bu ortama girenler kokuyu derhal ayırt edebilir.

Çalışmalar, fark edilebilir bir seviyede yayılmış hoş kokuların tüketici isteklerini doğruladığını, işyeri üretkenliğini artırdığını, ayrıca da sağlık ve tıbbi durumlara yardımcı olduğunu göstermektedir:

ABD’de bir kumarhanede gerçekleştirilen bir denemede, test alanına hoş bir koku verildikten sonra kumar gelirlerinde %48’lik bir artış sağlandığı görülmüştür. Deneme sonucunda, havadaki fark edilir kokunun müşterinin muhakeme yeteneğini etkilemeden ve aşırı kumar oynama arzusunu körüklemeden , ruh halini ve isteğini artırdığı sonucuna varılmıştır. 

1989’da gerçekleştirilen bir denemede ise müşterilerin, esanslandırılan bir mücevher mağazasını gezmek için daha fazla zaman harcadıkları görülmüştür. 

Yine ABD’de bir süpermarkette, unlu mamüller reyonunun satışları ortama yeni pişmiş ekmek kokusu verildikten sonra üçe katlamıştır. 

Bir iş yerinde molalar sırasında ortama lavanta kokusu verilmesinin iş performansında düşüşü önlediği belirlenmiştir. 

Avustralya’da bir üniversitede Alzheimer, Huntington ve Parkinson hastalıkları ile şizofreni ve obsesif-kompulsif bozukluk gibi beyin hastalıklarının teşhisi kokular kullanılarak gerçekleştirilmektedir. 

Japonya’da, kokuların ve esanslı yağların Alzheimer hastalığının tedavisi üzerindeki etkileri araştırılmaktadır. 

Araştırmalar, ayrıca, belirli bir kokuya sürekli maruz kalmanın kilo vermeye yardımcı olduğunu göstermiştir. 

New York Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde doktorlar, tıbbi tahliller sırasındaki heyecanı gidermek için esanslardan yararlanmaktadır.

Duke University Tıp Merkezi’nde doktorlar, menopoz dönemindeki kadınlarda depresyon ve ruhsal çalkantıları hafifletmek için çeşitli esanslar kullanmaktadır. Ruhsal durum veya davranışları etkilemek için esans kullanımı aromaterapi olarak adlandırılır .

Hayvanlar aleminde de  canlılar, insanlardan çok daha güçlü olan koku alma organlarını genellikle yiyecek aramak, avlanmak, kendi aralarında haberleşmek, yön bulmak, eşlerinin, yavrularının yerini belirlemek için kullanırlar . Örneğin bir ayının koku alma duyusu insandan 2.100 kat daha iyidir. Bir kutup ayısı 30 km uzaklıktan bir fokun kokusunu almaktadır.Yapılan araştırmalara göre büyük beyaz köpek balıkları yüzme havuzundaki bir damla kanın kokusunu  3 km den alabilmektedirler.Bir fil ise 5 km uzaklıkta yer alan suyun kokusunu rahatlıkla alabilir. Kivi kuşları , hayvanlar arasında en iyi koku alan kuştur. Görme duyuları çok zayıf olan yılan türleri, koku alma özellikleri ile yön bulabilir, avını belirleyebilir, cisimler hakkında fikir edinebilir.Böcekler aleminde en iyi koku alıcılar ise  güvelerdir. Güvelerin tüylü antenlerinde koku alıcılar bulunur ve bir erkek güve 5 km uzaklıkta bulunan dişisinin tek bir koku taneciğini algılayabilir.Köpeklerin de 2,5 km mesafeye kadar koku alabildikleri belirtilmektedir.

AROMATİKLERİN İLK KULLANIMLARI

İlk insanlar doğal bir çevrede yaşadı ve doğayı çok yakından deneyimlediler. Duyularının tümünü dış çevredeki değişikliklere çok çabuk bir şekilde adapte ettiler. Tattan on bin kez daha duyarlı olan koku, onlar için yaşamı sürdürmek, mevcut tehlikeli hayvanlar ve düşmanların orada olduğunu anlamak, yiyeceklerin yerini belirlemede yardımcı olmak, ve hatta karşıt cinsten kişileri bulmak için bile son derece önemliydi .Bir bebek daha doğar doğmaz annesini diğer kadınlardan ayırır ve beslenmesi için gerekli olan anne memesini derhal bulur, ki bunlar hep koku duyusuyla olur.

Fransa’da Lascaux Mağarasının duvarlarında milattan önceki dönemlere ait resimler şifalı bitkileri göstermektedir. Avusturya ve İtalya arasındaki sınırda , buzulların erimesinden sonra , Time Dergisinin kapağında en yaşlı kişi olarak yer alan bir buzul çağı insan bedeni bulundu .Onun bir şaman olduğu düşünüldü .Çünkü yanında birçok  bitki torbaları bulunmuştu.

İlk insan kötü kokuyu Tanrının beğenmeyişi, rahatsızlık  veya hastalıkla bağdaştırmıştır. Sağlıklı insan, temiz ve taze  bir kokuya sahiptir . İlk insan, hasta hayvanların  belirli bitkileri yediğini gözlemledi ve sağlıklarını yeniden kazandıklarını  gördü. Bu şekilde bitki biliminin (herbology) ilkleri olarak ,  bitki bilgeliğini biriktirdiler. Bitki ve baharatların  yiyecekleri koruduğunu, sindirime yardım ettiğini ve tatlarını artırdığını keşfettiler. İlk insan kazara bazı bitkileri ateşe düşürdüğünde, hoş ve iyileştirici dumanı  buldu ve arınma törenlerinde reçine ve kurutulmuş otlar yakmaya başladı. Bitkiler ve aromatikler, elde edilmesi, korunması ve devam ettirilmesi gereken önemli birkaç şeyden biri  haline geldiler. İlk çağlardaki insan, her bitkide Yaratacıdan  bir hediye, açığa çıkarılacak bir sır gördü; bitkiyi, şefkat ve sevgiyle muamele edilmesi gereken, sağlığın  geri kazanılmasının  bir yolu ve tanrıların inayeti ile birleştirdi. İnsanlar bereketli nehir vadilerine yerleştiğinde ve toprağı ekmeye ve evcil hayvanlar beslemeye karar verdiklerinde, onların ilaçları olacak olan kutsal bitkileri de beraberlerinde getirdiler.

MISIRLILAR

Mısırlılar, yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmışlardı – ki piramitlerin ve onların yapımının  sırrı hala tam olarak çözümlenememiştir. MÖ 4500’Ierden kalma papirüs kayıtları balsam, parfümlü yağlar, kokulu ağaç kabukları ve reçinelerin kullanıldığını ve aromatik sirke, şarap ve bira üretildiğini söylemektedir .Özel formüller, Tanrı’nın insanlar için isteklerini yorumlayan ve aynı zamanda hekim olan din adamları tarafından birleştiriliyordu. Din adamları hastalıklar, gençliği yeniden kazanma , saman nezlesi ve gebelikten korunma  için reçeteler hazırlamışlar.

 Biz şimdi, Mısır tapınaklarının din adamlarının laboratuarları olduğunu biliyoruz. Karaman kimyonu ve anason gibi tohumlardan, melek otu ve mavi orkide gibi köklerden, sedir ve servi gibi ağaç kabuklarından, günlük ve sarı sakız gibi reçinelerden oluşan değerli bitki ve çiçekler Somali, Malezya, Hindistan ve Çin’den ithal ediliyordu.

Din adamları, tapınaklarda yakılacak kokulu yağları üretebilmek için binlerce kilo bitki kullanırlardı. Tanrı heykelleri, her tanrı ve tanrıçaya özgü özel yağlarla kaplanırdı (lsis için artemisia, Osiris için mercan köşk). Koku için Mısır’da mevcut sözcük ve deyimler oldukça kapsamlıydı .Bu , kültürde kokunun öneminin linguistik bir göstergesiydi. Sabah, akşam, meditasyon, aşk, savaş gibi farklı durumlar için parfümler vardı. Plıaraohs ve onun ailesi, özellikle onlar için bestelenmiş müzik gibi imzalı parfümlere sahipti. Kraliçe Hatshepsut, dişi Pharaoh (MÖ 1 490-

1468), parfümlerin ve Mısırlılara özgü kalın göz makyajının geliştirilmesini teşvik etti.

Yaşamdan sonra fiziki bedenin önemli olduğuna inanan Mısırlılar, koruyucu etkileri olan aromatik ve uçucu yağları keşfettiler. Mumyalama sanatını geliştirdiler. Her mumyacı , sıkı bir şekilde korunan kendi gizli formülünü geliştirdi. Mumyalama süreci, beynin ve diğer iç organların çıkartılarak daha sonra farklı bir kapta sodyum karbonat solüsyonunun içinde muhafaza edilmesini içermekteydi. Beden uçucu yağlarla yıkanmakta ve aromatik reçinelerin içine batırılmaktaydı .Üç ay sonra beden, reçine, sedir ağacı yağı ve sarı sakıza batırılmış bezlerle sarmalanırdı. Kraliyet için bu süreç yaklaşık altı aylık bir süre alırken , sıradan bir insan için sadece birkaç saat sürmekteydi. Bu son derece başarılı bir süreçti, üç bin yıllık bağırsak parçaları mikroskop altında incelendiğinde hiç bozulmamış oldukları görüldü. İlk bulunan mumyalar İngiltere ve Fransa’ya götürüldü ve alkole batırıldı .Buradan süzülen solüsyon, hastalıklara karşı direnci artırmak için ilaç olarak satıldı.Sıradan Mısırlılar aromatikleri çoğunlukla yemek pişirme sırasında kullanırlar.

Sindirimi artırmak için darı ve arpadan yapılma ekmeklerine anason, kişniş ve karaman kimyonu eklerlerdi. Nane, mercan

köşkü ve maydanoz yiyecekleri çeşnilendirmek için en yaygın kullanılan aromatiklerdi .Soğan, çoğunlukla etin yerine ikame edilirdi ve her mumyanın yanında bir baş soğan bulunurdu. Keops MÖ 4500) Piramiti’nin kitabesinde “İnşaat sırasında sağlıklı ve dayanıklı olması için her bir köleye efendisi (ustası) tarafından bir diş sarımsak sağlanacaktır” denmektedir.

İlk deodorant Mısırlılarca geliştirilmiştir .Balmumu  sürülmüş bir kozalağa dökülmüş aromatikler, günün sıcaklığına bağlı olarak eriyecekler ve· güzel kokuları yayacaklardır.

Romalıların genişleme dönemlerinde Mısır hükümdarı olan Cleopatra’nın Marc Antony’yi görünüşüyle değil , parfümünün gücüyle büyülediği söylenir.

 PARALEL GELİŞMELER – DİGER KÜLTÜRLER

Mezopotamya, Hint ve Çin uygarlıkları sadece bitkisel ve aromatik ürünlerin değil , aynı zamanda onların nasıl kullanılacağına ilişkin bilgi alış verişi de yapmışlardır .İran’da MÖ 2500 yıllarına uzanan kil damıtma aparatları bulunmuştur. Kil tabletleri, Babil kentinde her yıl 57.000 libre (bir libre 453,6 gram) günlük (buhur) yakıldığını ortaya koymaktadır.

Asur uygarlığında, Tanrı Baal’ın yıllık şöleninde her yıl 60 ton günlük kullanılmaktaydı. İsrail Krallığında Herod’un cenazesinde kralın bedeninin önünde yürüyen 5000 köle buhur yanan kaplar taşımışlardır.

Hindistan’da Ayurveda, bitki ve aromatikleri şifa verme felsefesinin önemli bir parçası olarak kabul eder. Bunun için taze ve kurutulmuş bitkileri çay olarak kullanır veya kurutulmuş ya da taze bitkileri toz haline getirip tabletler halinde şekillendirir, taze bitki sularını kullanır. Uçucu yağları çıkarmanın ilk şekli, taze veya kuru bitkilerin dövülüp öğütülmesini, daha sonra uçucu yağların sıkılmasını ya da sıkılıp suyunun çıkarılmasını içerir.

Gül Yağının Keşfi

Bir Hint Racası kızının evlenme töreninde büyük bir kutlama yapmıştı. Şenlik hazırlıklarının  bir parçası olarak kalenin etrafındaki hendeklerin gül yapraklarıyla doldurulmasını emretti. Kutlama sona erdikten sonra,  suyun üzerini kokladıklarında gül esansı olan ince bir tabaka gördüler. Bulgaristan, Romanya, Türkiye ve Hindistan’da hala önemini koruyan gül uçucu yağını üretmeye başladılar.

Seramik ya da toprak imbikler kullanılarak buharla damıtma sanatı üç ya da dört bin yıl önce mükemmel olarak geliştirilmiştir ve günümüzde de hala kullanılmaktadır. Ticaret ve savaşlar, Hindistan’a Uzak Doğudan, Orta Doğudan, Mısır ve Afrika’dan· birçok yeni bitki getirilmesini sağlamıştır. Arapların bin yıl önce Hindistan kıtasını fetihleri, uçucu yağların kullanımında önemli değişikliklere neden olmuştur. Arap damıtma  uzmanları, yasemin gibi oldukça hafif, uçucu temel bileşenlerin , sandal ağacı gibi oldukça ağır uçucu yağ bileşenleri ile damıtılabildiği ve daha ağır bileşenlerin hafif çiçekli bileşenlerle zenginleştirildiği ortak damıtma yöntemlerini kullanarak ıtırların ithal  edilmesini sağlamıştır. Uçucu yağların üretimi birçok küçük köyde önemli bir sektör olmaya devam etmektedir, fakat damıtma araçları 3000 yıldır hala aynıdır.

Aroma Terapinin Yunan ve Romalılarca Kullanımı

Yunanlılar ve Romalılar, aroma terapi biliminin, parfümlerin, kokulandırılmış yağların kullanımını ve bitkiyle tedavi anlayışlarını Mısırlılardan almışlardır ve Hint kültürüyle bağlantı kurmuşlardır. Vücuda parfüm sürülmesi yaşamın önemli bir yanıydı .Uçucu yağlarla masaj Hipokrat tarafından günlük olarak yapılması önerilen tedavi rejimiydi. Roma imparatoru Neron’un o yılın tüm günlük (buhur) üretiminin eşi Sabina Poppae’nin cenaze töreninde yakılmasını emrettiği söylenir. Tüm bir gemi filosu Arabistan’dan Roma’ya sadece günlük (buhur) taşımak için kullanılıyordu.

Dünyanın ilk parfümü Kyphi’nin Tarifi (Kısmi) şöyledir ; 

Hint kamışı, Çin tarçını (sinameki), tarçın, topalak, günlük, kına, ardıç, mastika, kokulu san sakız, safran, Hint sümbülü, yabani fıstık ağacı( terementi yağı) 

 “Perfuma” kelimesinin Latince anlamı “duman ile” anlamındadır ve orijinalinde tütsülerin yakılması ile ilgilillir. Yunan ve Romalılar, Mısırlıların “kyphi” olarak adlandırdıkları tarifi yeniden üreterek ilk ticari parfümü MÖ 1 500 yıllarında pazarlamışlardır. On altı bitki içerdiği söylenmesine rağmen yapılan çeviri sadece on iki tane içermekteydi .

HRİSTİYAN AVRUPA

Roma İmparatorluğunun çöküşüyle Avrupa karanlık çağa girdi. Aromatiklerle iyileştirme sürecinin birçok önemli yönü, özellikle de damıtma sürecinin sırları dünyanın bu bölgesinde kayboldu. Bitkilere ait bilgiler gibi tüm yazılı bilgiler manastırlara hapsolundu. Rahipler, sadece Tanrı’nın isteklerini yorumlayan kişiler değil aynı zamanda Tanrı’nın şifa dağıtıcıları haline geldiler .Çünkü bitki bahçelerindeki şifalı bitkileri kullanıyorlar ve bitkisel çay, bitki katılmış yağlar, ilaç haline getirilmiş bira, ilaç haline getirilmiş şarap, brendi ve bitkisel tentürler şeklinde ilaçlar hazırlayıp veriyorlardı.

Orta çağda veba (kara ölüm) en korkulan şeydi ve bazı kişiler  aromatik özlerin bulaşmaya karşı bir korunma olabileceğini fark ettiler .Bitki uzmanlarının ve parfüm yapanların gerçekte dokunulmaz (bağışık) olduğu iyi bir şekilde belgelendirilmiştir. Özellikle  hırsızlar ölüm evlerini zarar görmeden kolayca soyabiliyorlardı .Çünkü  bulaşıcı hastalıkların felakete uğrattığı evlere girdiklerinde, onları bu hastalıklardan koruyan aromatik bitki ve baharatlarla demlenmiş sirke tentürü içiyorlardı. Yetkililer bu bilgileri hırsızlardan (cezalarını azaltma karşılığında) elde ettiler ve formül açığa kavuştu .Ardından birçok kişi tarafından kullanıldı. Veba salgını süresince hem evin içinde , hem de caddelerde çam, sedir, servi gibi aromatik ağaçlar yakılarak tütsüleme yapılıyordu. Uçucu yağların günümüzde yeniden keşfi, Arap hekim ve  filozof Avicenna’yı (MS 1000) yeniden itibarlı hale getirmiştir. Araplar kimya, şifalı

bitki kullanımı ve damıtma yöntemlerini üniversitelerinde, İspanya’daki üniversiteler de dahil, öğretmişlerdir. Kutsal Haçlı Seferleri ve İspanya’nın fethi sırasında Arap birlikleri damıtma sırlarını paylaştılar. Bu kayıp süreç hakkındaki bilgiler yeniden Avrupa’ya götürüldü. Almanya’da MS 1200’e kadar 47 farklı uçucu yağ damıtılıyordu. İlk üretim, Uzak Doğu, Orta Doğu ve Afrika’dan sağlanan iyi bilinen ve zamanın gözde aromatik bitkileri, baharatları ve reçineleri  üzerinde yoğunlaşmıştı. Zamanla kuzeydeki bitkilerin damıtımı arttı ve nane, biberiye, papatya ve diğer mutedil bitkiler hakkındaki tedavi edici bilgiler yaygınlaştı. 1800’1ere kadar, sağlık koruma uygulamaları Avrupa şehirlerinde bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasıyla azaltılmıştır , dolayısıyla bitki gereksinimi de azalmıştır.

 MODERN TARİH

1900’1erin başlarına kadar uçucu yağlar mevcut en güçlü ilaçlardı. Güçlü kömür katranı türevleri ve hazır ilaçların gelişimiyle değişim başladı. Bu, eczacılık biliminin ve alopatik (zıt tedavi) ilaçlarının başlangıcıydı.

Dr. Rene Maurice Gattefosse, aroma terapinin modern babası olarak kabul edilir. Ailesinin parfüm laboratuarında çalışan Fransız bir kimyacıdır. Bir gün laboratuardaki bir patlamada ciddi bir şekilde yanmıştı ve yaralı elini hemen lavanta yağı dolu olan bir kaba soktu ve ağrının hemen azaldığını fark etti .Daha sonra hiçbir yanık izi kalmadan hızla iyileştiğini gözlemledi. Bu deneyimden son derece etkilendi ve yaşamının geri kalan kısmını uçucu yağların tedavi edici özelliklerini bilimsel bir temelde yeniden araştırma ve keşfe adadı. “Aromaterapi ” kelimesini ilk olarak o türetti ve 1937 yılında aynı isimde bir kitap yazdı.

Fransız tıp doktoru Dr. Jean Valnet de , Gattafosse’nin çalışmalarından çok etkilenmişti. İkinci Dünya Savaşı sırasında antiseptik uçucu yağ solüsyonlarıyla savaş yaralarını başarılı bir şekilde iyileştirdi. 1964 yılında “Bitki Özleri ile Hastalıkların Aromatik Tedavisi” adlı bir kitap yazdı ve uygulamalarında uçucu yağları kullanan 1OOO’in üzerinde Fransız hekimin eğitilmesini sağladı. Fransa’da uçucu yağlar geçerli bir tedavi olarak kabul edilir .Uçucu yağlara ilişkin reçeteler eczanelerde doldurulur ve sigorta şirketleri tarafından ödenir.

Çeşitli deneyimler uçucu yağların antiseptik özelliklerini kanıtlamıştır (örneğin, kekik, fenolden sekiz kat güçlüdür). Rus araştırmacılar gül yağıyla karaciğerin sindirim sürecinde uyarıldığını kanıtlamışlardır. İtalyan araştırmacılar uçucu yağların psikolojik etkilerini kanıtlamışlardır. Anti·virütik ve mantar öldürücü özellikler, virüsün tedavisi için çok az bir kısmını ilaç olarak vererek en heyecan verici uygulama olasılıklarını yaratmıştır.

Dr. Valnet’in öğrencilerinden birisi olan Margarite Mallory daha sonra İngiltere’de masaj tedavisinde ve cilt bakımında uçucu yağların modern kullanımını geliştirmiştir.

Aroma terapinin ABD’de kullanımı, insanlar modern tıbbın sınırlılıklarının farkına vardıkça, kendi kendine bakmanın önemi anlaşıldıkça ve uçucu yağların yüksek gücü fark edildikçe artmaya devam etmektedir.( Kynk :Ayurveda& Aromaterapi / Dr Light Miller , Dr .Brayn Miller 

Türkçesi: Saime ÖNCE) 

OSMANLIDA TÜTSÜ GELENEĞİ 

Güzel koku kullanma geleneğinin  hemen hemen bütün medeniyetlerde  mevcut olduğuna dair bir çok  veri bulunmaktadır. Arkeolojik araştırmalar neticesinde 

özellikle mezarlarda, ölen kişiye ait  özel eşyalar arasında bulunan koku kapları,

güzel koku kullanma geleneğinin insanlık tarihi kadar eskilere  gittiğini göstermektedir .Antik dönemlerde kullanıldığı tespit edilen küçük

 ve değerli koku kapları kimi zaman  dinsel , kimi zaman da cezbedici olması gibi 

nedenlerden ötürü kullanılmıştır (Gedük, 2013: 124). Güzel koku kullanımında

en sık başvurulan yöntemlerden birisi de kokulu maddenin yakılarak yani tütsü şeklinde kullanılmasıdır. Tütsü için  ayrıca Arapça bahûr kelimesinden gelen

buhur sözcüğü de kullanılmıştır. Tütsü veya buhur, koku veya kokulu buhar (duman) çıkarıcı maddelere verilen  isim olup , çeşitli dini  tören ve toplantılarda kötü

kokuları gidermek  için  özel bir  kap içinde yakılarak güzel kokulu dumanından

yararlanılan madde olarak da tanımlanabilir .İçine  kül ve ateş konarak , üzerinde  ödağacı, sandal, ladin  , amber gibi  güzel kokulu duman çıkaran tütsü maddeleri 

yakılmak için kullanılan özel kaba ise  , buhurdan veya buhurluk adı verilmektedir .

Tarihin bilinen  ilk dönemlerinden  itibaren neredeyse bütün çok tanrılı ve tek

tanrılı dinlerde ateşe kokulu madde atmak veya kokulu sıvılar serpmek, din  ve

büyü ayinlerinde yerine getirilmesi gereken önemli şartlardan biri sayılmıştır. Bu

geleneğin temeli yakılarak sunulan kurbanların tanrılara dünyevî kirlerden  ve

günahlardan temizlenerek ulaşması için,  ateşe tütsü maddeleri serpilmesine  dayanmaktadır. Ele geçen arkeolojik buluntu ve yazılı belgeler Çin , Hint , İran, Mısır,

Mezopotamya, Anadolu, Yunan, Roma, Aztek ve İnka gibi eski medeniyetlerin  tamamında tütsü yakma ve tütsülenmenin mânevî temizlenme  olarak algılandığını

göstermektedir .Bu anlayışa göre güzel kokulu dumanlar tanrıları hoşnut etmekte , eğer kızgın iseler , öfkelerini yatıştırmakta ve yapılan duaların göğe yükselerek

tanrılara ulaşmasına ve kabulüne vesile olmaktadır. Ayrıca tütsünün iyi ruhları ve melekleri  çevresine  topladığına, iyi ve güzel olandan hoşlanmayan kötü ruhları ve

şeytanları da kaçırdığına inanılmış , bu nedenle tütsülenen yerler ve kişiler manen

temizlenmiş yani kötülüklerden uzaklaştırılmış ve iyiliklere yaklaştırılmış sayılmıştır .(Erdem, 1992: 383).

Bazılarına Eski Mısır, Mezopotamya, İbrânî ve Hint kaynaklarında da rastlanan başlıca tütsü maddeleri öd ağacı, günlük,balsam , sandal ağacı, tarçın, şeker kamışı, lâdin , reçine , Çin tarçını, kurutulmuş limon  kabuğu gibi maddeler , bazı böcek cinsleri ve kokulu topraktır. Bu maddeler çubuk, talaş, toz ve kabuk şeklinde yakılabilecekleri gibi , bazıları belirli  oranlarda bir araya getirilerek  özel bir karışım halinde  de kullanılmıştır (Erdem, 1992: 383).İlk çağlardan itibaren çok tanrılı

dinlerde  görülen tütsü kullanımı, aralarında çok büyük inanç farklılıkları  bulunmasına rağmen , daha sonraki dönemlerde tek tanrılı dinlerde  de kendisine  yer

edinmiştir .Bu geleneğin tek tanrılı dinlerde  kendine yer edinebilmesi , güzel kokularla istenmeyen  kokuları bastırma, yakılan maddelerin şifa  verici özelliklerinden 

yararlanma ve yine meleklerin  güzel kokularından hoşlandığı inancı  olup , belki de

bu nedenle yaratıcıya yakınlaşma düşüncesiyle gerçekleşmiş olmalıdır. Tütsü tek

tanrılı dinlerin hüküm sürdüğü yerlerden özellikle Eski Mısır, Orta Doğu, Uzak

Doğu ülkeleri , Avrupa ve İslâm ülkelerinde sıkça kullanılmıştır (Gedük, 2013:

128-129). Semavî dinler arasında tütsü yakmaya en fazla önem verilen  din  eski 

Mûsevîliktir . Musevilikte buhura atfedilen özel önem, hazırlanma şeklinin  ,  ne zaman yakılacağının bizzat  Rab tarafından  bildirilmesinden  kaynaklanmıştır. Yine  buhur sunağının yapım şekli de 

en ince ayrıntısına kadar yine  Rab tarafından tarif edilmiş , bu emirler  Tevrat’ın

pek çok yerinde  çeşitli şekillerde tekrarlanmıştır. Hristiyanlıkta ise tütsü kullanımı duaların Tanrı’ya

yükselmesinin sembolü olarak görülmüştür. Bu nedenle kilise  ayinlerinde  asma

buhurdanlar, görevli çocuklar tarafından sallanarak buhur dumanlarının kiliseye 

yayılması sağlanmaktadır. Günümüzde de Katolik ve Ortodokslara ait  önemli 

âyinlerin tamamında buhur kullanılmaktadır. Protestanlıkta ise  kiliselerin  XVI.

yüzyılda reform  hareketlerinin  başlarında terk ettikleri buhur geleneği XIX. yüzyılın ortalarında Tractarian  hareketlerinin etkisiyle Anglan  Kilisesinde 

tekrar benimsenmiş olmakla birlikte  , yine  de diğer mezheplerdekine  göre sınırlı

tutulmuştur .

İslam dininde de önem verilen güzel koku, ayrıca rahmanî bir  lütuf olarak değerlendirilmiştir .Kur’an-ı Kerim ‘de Cenneti tanımlamak için misk ve kâfur kokusuna atıfta bulunan ayetler bulunmaktadır (Kur’an 76/5, 83/25 ). Hz. Peygamberin 

bir  hadis-i şerifinde kendisine sevdirilen  üç dünya nimetlerinden  birinin  güzel koku

olduğunu belirtmesi ve kendisinin  de öd ağacı, misk , kafur  gibi güzel kokular kullanması nedeniyle , hoş  kokular sürünmek İslâm’da sünnet olarak kabul edilmiştir .

(Uzun, 2013: 13-14). Bu nedenlerden ötürü güzel koku elde etme yöntemlerinden 

birisi olan buhur kullanımı, Müslümanlar arasında da yaygın bir gelenektir .Fakat

İslam dininde  ibadet  amacıyla tütsü yakma geleneği bulunmamaktadır (Gedük,

2013: 124). Hz. Muhammed’in , ibadet  amacıyla olmasa da mescit ve cami gibi 

İbadet mekânlarında kötü kokuları gidermek  için  tütsü yakılmasını istediği  bilinmektedir .Yine  İslam’ın ikinci halifesi Hz. Ömer’in  minbere  çıktığında azatlısı

Abdullah el-Mücmir’in buhur yaktığı ve bu nedenle de “ mücmir “ buhurdan yakan) lakabını taşıdığı rivayet edilmektedir .. X. yüzyılda yaşamış olan ünlü İslam coğrafyacısı İbn Rüşd de, Hz. Ömer’in  Medine ‘deki mescide , insan  figürleriyle 

süslü Suriye işi gümüş bir  buhurdan hediye  ettiğini bildirmektedir .Tüm bu bilgiler , herhangi bir kutsallık atfedilmemekle birlikte  İslam’ın ilk yıllarında ibadet 

mekânlarında buhur yakmanın bir  geleneğe dönüştüğünü göstermektedir .

Buhur ve güzel koku kullanımı Hz. Muhammed tarafından  teşvik edildiğinden , Müslümanlar hem kamusal alanlarda , hem de konutlarında, gündelik yaşam ve törenlerinde tütsü kullanmışlardır. (Erdem, 1992: 383-384).

Tütsü İslamiyetin kabulünden önce ve sonra Türkler tarafından  da kullanılmıştır .. Eski Türkler Şamanizmin  de etkisiyle  tütsü kullanmışlar ve tütsüyü ruhların

temsili olarak kabul etmişlerdir . Eski Türk geleneklerinde cenaze merasimlerinde matem işareti  olarak tütsü kullanılmış ve tütsülü matem meşalesi yakılmıştır. Bundan başka Göktürklerde, sadık kalınacağına dair yemin 

edilerek  kutsallık atfedilen  bir antlaşma esnasında tütsü yakıldığı bilinmektedir .

(Togan, Kara & Baysal, 2006: 126). Uygurlarda ise hastalıkların tedavisi ve kötü

ruhlardan korunma amacıyla tütsü kullanılmakla birlikte  , ayrıca şamanın sihir  ve

büyü ile ilgili güçlerini koruyabilmesi amacıyla belirli vakitlerde  koruyucu ruhları

temsilen  ağaç veya kuşlara tütsü yakıp , kan akıtması gerektiğine inanılmaktaydı .

(Öger & Gönel, 2011: 238-246). Orta Asya Türklerinde tütsü olarak en çok sandal

ağacı yakılırdı (Özkan, 1977: 81). Buhurun kutsallık atfedilmeden kullanılması İslam dininde  olumsuz karşılanmadığından, Türkler Müslüman olduktan sonra aynen olmasa da kısmî  farklılıklarla  bu geleneği devam ettirmişlerdir .Bu bağlamda

VIII. yüzyılda Horasan bölgesinde üretilen  hayvan biçimli buhurdanlar, Türkler

tarafından kullanıldığı bilinen  ilk buhurdan örnekleridir .Buhur kullanımı,müslüman Türk topluluklarından  Selçuklular ve Osmanlılarda bilhassa  dini  tören ve

toplantılarda gelenek halini almıştır (Gedük, 2013: 129).

Osmanlı kaynaklarında tütsü için  genel olarak buhur kelimesi kullanılmıştır.

İslamiyet’te güzel kokuya önem verilmesinden  ötürü diğer Müslüman toplumlar

gibi Osmanlılar da kamusal alanlarda ve evlerde yaygın olarak buhur kullanmışlardır. Hatta buhur kullanımı devlet gelenekleri içinde  bir teşrifat kaidesine dönüşmüştür (Can, 2019: 242-243; Tarım, 2015: 203, 207-208). Buhur olarak kullanılan başlıca ıtriyat  ödağacı, amber, sandalağacı, kara günlük (sığla), akgünlük,üzerlik , mürrisafi , balbağı (aselbent), buhurumeryem (tavşankulağı), kalenbek,ladin , şeker kamışı, tarçın, reçine , balzam, kurutulmuş limon  kabuğu, tefarik , çöven tohumu, susam köküydü. Yakıldığı zaman oldukça güzel koku veren öd ağacı çok revaçtaydı .Bazen  dal halinde , bazen de toz halinde , gül suyu ile yoğurularak kalem veya levha şeklinde kurutulup , buhur malzemesi olarak hazırlanırdı. Hazırlanan bu karışım çubuk, talaş, toz ve kabuk şeklinde  yakılabildiği  gibi , belirli oranlarda bir araya getirilerek  özel bir karışım halinde  kullanıldığı da olurdu .

Osmanlı geleneklerinde  buhur küçük, ayaklı, tepesi kapaklı, içine ateş konan,

altın, gümüş, bakır üzerine  tombak ya da sarı pirinçten  buhurdanlarda yakılırdı.

(Abdülaziz Bey, 1995: 206; Gedük, 2013: 131). Buhur kullanımı oldukça yaygın ve

köklü bir  gelenek olduğundan buhurdanlar da birer sanat eseri özelliği taşımaktaydı. Biçim olarak çoğunlukla çam kozalağı, haşhaş kapsülleri ve meyve şekilleri 

gibi  formlarda  üretilen  Osmanlı buhurdanları, genellikle geniş bir tabla üstüne

tek ayaklı kaide üzerine oturtulmuş olup 

, yan taraflarında bulunan süslü ve büyük

bir kulpla tutulurdu. Buhurdanın üstünde dumanın çıkması için  kafesli kapaklar veya süslenmiş delikler bulunurdu. Ayrıca zincirle bir  halkaya bağlanan buhurdanlar, büyük ziyafetlerde  ve toplantılarda cemaat arasında dolaştırılırdı. Bir de bunların dışında

şamdan şeklinde  olan buhurdanlar vardı. Bunlar da ise micmer adı verilen  amber ve diğer hoş kokulu ağaç tozlarından yoğrularak yapılan mum şekline  getirilen 

tütsü çubukları yakılırdı (Gedük, 2013: 131-132; Özkan, 1977: 81-83).

Osmanlılarda tütsü kullanımını toplum geleneğiyle , saray ve devlet geleneği 

olarak iki ayrı kategoride  ele almak mümkündür.

XVII. yüzyılda Fransız Seyyah Jean Baptiste  Tavernier ve Eremya Çelebi Kömürciyan ’ın verdiği bilgilere göre Osmanlı toplumu içerisinde  tütsü kullanımı oldukça yaygın bir  gelenekti .Tavernier’nin  verdiği bilgilerin , Osmanlı tebaasından olan Eremya Çelebi tarafından  da kullanılarak teyit edilmiş olması, bu bilgilerin doğruluğunu göstermesi açısından önemlidir .Buna göre Osmanlı Türkleri tütsü

kullanımı için çok büyük oranda öd ağacı sarf etmekteydiler .Osmanlılar , ziyaretlerine gelen misafirler  yerlerine  oturunca, âdetleri gereği  bir tütün çubuğu ve buhurdanla bir  miktar  öd ağacı takdim  ederlerdi .Yağlı olma durumuna göre bezelye veya bakla büyüklüğündeki bir  öd ağacı parçası ıslatıldıktan sonra , içinde 

birkaç tane kömür ateşi bulunan bir buhurdanın içine  konulur ve misafire  takdim 

edilirdi .Böylece buhurdandan bir duman çıkmaya başlar ve misafirler  teker teker sakalını, başını ve bazen de sarığının içini bu kokuya tutup sıvazlayarak kokmasını sağlar, ardından ellerini yukarıya kaldırarak yüksek sesle elhamdülillah derlerdi .Buhurdanlar takdim edilmezden  önce ziyarete  gelen zatın ehemmiyetine göre altın ve gümüş kaplarla gülsuyu getirilirdi .Gülsuyunun takdim edildiği 

gülabdan takriben  bir  ayak yüksekliğinde , alt kısmı bir yumruk kadar geniş  olup

aşağıdan yukarıya doğru gittikçe  incelen  bir  biçime  sahipti .Küçük parmak kalınlığındaki  ucunda bulunan delikten  akan gülsuyu ile  el ve yüzlerini yıkadıktan sonra , tütmekte olan öd ağacının üzerine tutarlardı. Yaş eller ve yüzler bu şekilde kurutulduğu gibi saç ve sakallar da daha iyi tütsülenirdi .

Osmanlı toplumunda tütsü kullanılan iki büyük kamusal alan camiler  ve türbeler olup buhur yakmak cami ve türbe ziyaretlerinin önemli bir parçasıydı. Cuma günleri cuma namazından önce, Kur’an-ı Kerim tilaveti  esnasında, Mevlid-i Şerif  merasimlerinde , Lihye-i Saadet (Sakal-ı Şerif ) ziyaretleri gibi dini törenlerin  yanı sıra yine  camilerde  gerçekleştirilen  medrese öğrencilerinin  icazet  merasimi  gibi 

toplumsal merasimlerde  de buhur kullanılırdı. Kamusal alanların dışında kalan

mekânlarda gerçekleştirilen  merasimlerde  de sıklıkla buhur kullanılmaktaydı. 

Osmanlı toplumunda ilim yani eğitim -öğretimle ilgili mekânlarda tütsü kullanılması yaygın bir  gelenekti .Bu bağlamda ilk  olarak sıbyan mekteplerinde  ve medreselerde ders okunması sırasında tütsü kullanıldığı söylenebilir .Bazı örnekler mekteplerde her gün tütsü yakıldığını göstermektedir .

Bunun dışında “bed-i besmele” olarak anılan ve küçük çocukların okuma-yazma

öğrenmek için aldıkları ilk dersleri de , toplumsal bir merasim olarak düşünülür ve

burada buhur kullanılırdı. Çocuğun bed-i besmelesi için  öncelikle  ailesi bir  oda

hazırlar ve odanın kapısının karşısına sırmalı ağır bir seccade serilir , üzerine  konan ipek   yüzlü mindere  çocuğun hocası otururdu. Hazırlanan bu odaya çocuğun

babası ve diğer  davetli kimseler  girerlerdi . Bed-i besmele’den önce çocuğun okuma-yazmaya başlayacağına işaret  eden “amin  alayı” gerçekleştirilir ; hoca ve çocuklardan oluşan alay, bir minder  ve rahle ile  sokakları

dolaşırdı (Öcal, 1991: 63). Bu rahle bed-i besmele’de hocanın önüne, minder  de

hocanın karşısına oturtulan çocuğun altına konurdu. Bundan sonra odadaki herkes oturur, mektep çocukları da odanın dışındaki büyük sofraya serilmiş  , sırma saçaklı kırmızı ihramlara  oturtulurdu. Odanın iki uygun yerine  değerli iki büyük gümüş buhurdan konur ve içine  ya amber ya da öd ağacı atılırdı. Ortalığa yayılan güzel kokular arasında , çocuğun elifba  cüzü kesesinden çıkartılarak rahlenin  üstüne konur. Hoca efendi ile çocuk birlikte  besmele çektikten  sonra besmele ile  elifba 

cüzünü okumaya başlardı .

Çocukların hafızlık merasimlerinde de tütsü kullanılmaktaydı. Hafız olan çocuğun ailesi tarafından  hafızlık  merasimi tertip edilmesi  ve bu günün sabahı ve akşamında ziyafet  verilmesi âdettendir . Bu merasim ve ziyafette  çocuğun hocası ile meşhur ur kurra efendilerinden  ve hafızlarından  on kişi davet edilirdi.  Davetliler ve çocuğun hocasının alındığı bir  odada, davetlilere  kahve yerine ve birer  bardak şekerli sıcak süt ikram  edilir , ardından hazırlanan sabah yemeği için  davetliler aynı sofraya  oturtulurdu. Yalnız hoca efendi çocuğun pederinin  sofrasına alınırdı.

Yemeğin  akabinde  çubuk ve kahveler içilir , herkes abdest alır ve diğer  bir odaya

geçilirdi .Odaya birkaç  bardak,iki  testi su, bir kenara da buhurdan konur, amber

 veya öd ağacı yakılır ve hafızlık  merasimi bu şekilde  icra  edilirdi .Yine  merasim 

esnasında kadınlar için de özel bir  bölüm hazırlanır ve burada da buhur yakılırdı.

Kadın misafirlerin  en muhteremlerine , çocuğun validesi ufak  tüller içinde  cemiyette yakılan buhurdan bir miktar  hediye  eder ve bu sembolik hediye “ İnşallah

sizler de çocuklarınızın  böyle cemiyetlerinde yakarsınız” anlamına gelirdi .

Medrese eğitimini  başarı ile tamamlayan medrese talebelerine  gerçekleştirilen 

merasimle  icazetleri verilirdi .(Akpınar, 2000: 397). İcazet merasimi İstanbul’un

büyük camilerinden  birisinde  gerçekleştirilirdi .Merasimin  yapılacağı camide 

öğle namazı kılındıktan sonra cami ortasına çepeçevre daire şeklinde , kenarları

sırma saçaklı kırmızı ihramlar  serilir ; ortalarına ve iki yanına müzeyyen örtülerle, 

örtülü buhur iskemlelerin üzerine  büyük gümüş buhurdanlar yerleştirilirdi .Önce

Rumeli sonra Anadolu kazaskerleri yerlerini alır; diğer  davetliler de teşrifatçı 

efendiler tarafından  ayrı ayrı karşılanır ve lazım gelen yerlere oturtulurdu. Herkes

oturduktan sonra buhurdanlara amber veya ödağacı konarak yakılır ve hak edenlere icazetleri merasimle verilirdi .(Abdülaziz  Bey, 1995: 82-83).

Erkek çocukların bir  tüccar veya sanatkârın yanına verilerek  mesleğe başlatılmasında da merasim yapılır ve buhurlar yakılırdı. Bir sanatı öğrenmesi istenen çocuğun babası ya da velisi bizzat  veya aracı ile arzu ettiği esnafın  ileri gelenlerinden birine başvurarak çocuğun kabulünü ve bir  ustanın yanına verilmesini rica 

ederdi .İlgili esnaf loncasının toplantı gününde durum ustalara bildirilir , fikirler 

sorulurdu. Çocuğun mesleğe alınması kabul edilirse  kimin yanına verileceği  kararlaştırılır, babası ya da velisinin  çocuğu alıp tayin  edilen  günde getirmesi  istenirdi .Baba o gün toplanmış bulunan lonca için  iki kıyye kahve, birkaç  kıyye kırmızı şerbetlik şeker, bir  miktar  ödağacı ve bir  miktar  gül suyu tedarik ederek toplantıdan önce lonca odasına gönderilirdi .Orada şekerden şerbet yapılır, buhurdanlara ateş ve gülabdanlara gül suyu konarak ustalarla çocuğun gelişi beklenirdi .Lonca üyelerinin hepsi gelince , çocuğun pederi de gelip bir yere oturur, buhurdanlar yakılır ve merasim bundan sonra icra edilirdi .Osmanlı toplumunda tütsü kullanılan bir diğer  uygulama da nikah merasimleriydi . Nikah  akdinin yapıldığı odalarda nikahı  kıyacak kişinin  önüne büyük,

sırma işlemeli çok sanatkârane bir  seccade yayılıdır. Odanın iki tarafında  büyük gümüş buhurdanlar yakılır ve nikah  merasimi bu şekilde  icra  edilirdi .Buhur nikah merasiminin  bir  parçasını oluşturduğu gibi , tütsü

yakmak için kullanılan buhurdan, buhur iskemlesi gibi malzemeler de çeyizlerin önemli bir  parçasını oluşturmaktaydı Osmanlı

elitleri arasında gelinlik  kızların çeyizlerine  buhurdan ve gülabdanların dâhi  edilmesi beklenirdi .(Uzun, 2013: 18). Buhurdanlar üstleri sırmalı örtülerle örtülmüş

küçük iskemleler  üzerine konulur, bu iskemleler  de özel  şekillerde  hazırlanırlardı. Buhur iskemlelerini örtmek amacıyla da sırma ve pul işlemeli atlas ve canfes  gibi değerli kumaşlar da çeyiz  takımı içerisinde yer alırdı (Abdülaziz Bey, 1995: 69-117).

Osmanlı toplumunda tütsü sadece merasimlerde değil ayrıca gündelik yaşamda kullanılmaktaydı. Bu bağlamda misafirlere kahve ikram  edilmezden  önce , kahve fincanları  bazen kehribar  ile tütsülenir  veya kahveyi içmeden  önce lezzetini 

arttırmak için  bir  damla gül suyu eklenilirdi . Bu şekilde günlük etkinlikler  içerisinden  yer alıp , dini ve kamusal alanlar dışında da kullanılan tütsü yine hoş bir  atmosfer  meydana getirmek  amacıyla hamamlarda da kullanılırdı.

Osmanlı toplumunda tütsü nazardan korunma gibi amaçlarla da kullanılmıştır. Mesela yeni doğum yapmış bir kadına , lohusalık müddeti içerisinde nazar değer de vücudunda bir kırıklık hissederse , ziyarete  gelen misafirlerin  pabuçlarının uygun bir  yerinden gizlice  kesilen bir parça yakılarak , bununla lohusaya tütsü

yapılırdı. Üzerlik ve çörekotu tütsüsü, nazar değmesine karşı şifa  kaynağı olarak

kabul edilirdi .

Bu nedenle doğumdan sonraki  yedi gün her akşam lohusanın odasıyla evin  her tarafında  , bilhassa  çocuğun bezlerinin  yıkandığı yerlerde , çörekotu ve üzerlik tohumlarından tütsü yakılır, çörekotu tütsüsü kırk gün boyunca her akşam tekrarlanırdı. Bunların dışında yedi dükkândan alınan ve birbirine  karıştırılan süprüntüyle tütsülemenin de sihir yapılmışlara şifa olacağı gibi inanışlar  da mevcuttur .

Padişah veya hanedandan herhangi bir kimsenin cenaze merasimlerinde  de

buhur kullanılırdı. Bu bağlamda ilk olarak naaşın yıkanması esnasında kâfur , öd

ağacı gibi kokulu ve temizleyici maddeler kullanılmaktaydı (Ertuğ, 1999: 150).

Vefat eden padişahın naaşı, Hırka-ı Saadet Dairesinde buhur eşliğinde yıkanıp

kefenlendikten sonra yine aynı daire  önünde bekletilirdi .

Tütsü ve tütsü ile ilgili  malzemeler gerek Osmanlı toplumunda , gerekse Osmanlı Sarayı’nda önemli bir  hediye  olma özelliği  taşımaktaydı. Bu nedenle padişahın şahsında Osmanlı Sarayı’na gerek ülke içinden , gerekse ülke dışından gelen

hediyelerde  buhur ve buhur kullanımı ile ilgili malzemelere sıklıkla rastlanmaktaydı. Ayrıntıların henüz uluslararası antlaşmalarla düzenlenmediği dönemlerde diplomatik törenlerde mesajlar , tarafların kültürlerinde anlamlarını bulan jestlerle verilmeye çalışılıyordu. Bu açıdan elçilere çubuk ve kahve ikram edilmesi gibi merasimler, Osmanlı teşrifatı içerisinde ciddiyetle izlenen ritüellerdi. Doğu protokolünde düşük  rütbelilere sadece kahve; denk rütbede olanlara hem kahve hem şerbet; yüksek rütbelilere ayrıca şerbet, şekerleme ve buhur ikram edilmesi olağan teşrifattı .( Kynk :Tarih araştırmaları / Osmanlı Kültüründe Tütsü / Incense in Ottoman Culture / Tarih Araştırmaları -Mustafa Can -Editör Aydın Efe )

ASTROSEMBOLİZMDE KOKU 

Kokuların  astrosembolizm kapsamında içini açarsak öncelikli olarak feromonlar , cinsiyet hormonları ve kadın , erkek arasındaki çekimde belirleyici rolü nedeniyle  Venüs , Mars  ;  duygu ve hafıza ile bağlantısı nedeniyle ay , ek olarak nefes ve hava ile ilgisi nedeniyle Merkür , Jüpiter ‘ i sayabiliriz .Burç olarak da öncelikli boğa , akrep , sonra da ikizler , balığı sayabiliriz .

ASTROLOJİDE KOKU KULLANIMI 

Astrolojide birinci ev dış görünüş , genel sağlık ve aura ile alakalı olduğundan , ASC giriş burcu ve yöneticisi , ayrıca birinci evdeki gezegenlerin kokularını  hayat boyu kullanabilirsiniz .Ayrıca meditatif çalışmalar yaparken ve şifa için  12. Ev giriş burcu veya yöneticisinin kokusunu , evde kullanmak için  4. Ev giriş  burcu ve yöneticisinin kokusunu kullanabilirsiniz .Her haritanın kendine göre kullanması gereken kokuları benzer şekilde aksların giriş burçlarına ve yöneticilerine bakarak belirleyebilirsiniz .Örneğin para için 2/ 8 aksı giriş burcu ve yöneticilerinin kokusu ; ilişkiler için 1/7 aksı giriş burcu ve yöneticisinin kokuları gibi …

Güneş ( yönettiği burç Aslan ) için sıcak kokular uygundur .Turunçgiller ,   bergamot, limon, mandalina, greyfurt, portakal çiçeği, misket limonu (lime), petitgrain, neroli oil ,aynısefa , safran, amber , defne , papatya , alıç , havlıcan , sedir ,tarçın , ıtır , kuşburnu , kivi , papaya , reyhan  …Güneş ‘e benzeyen ve Güneş ile birlikte hareket eden bitkilerin kokusu  da kullanılabilir .

Ay’ın ( yönettiği burç yengeç ) sakinleştirici etkileri için beyaz nilüfer/ lotus , melisa , zambak, papatya , sandal ağacı,  hindistan  cevizi , kavun , melek otu , papaya , safran , vanilya , adaçayı , reçine , ardıç , avokado, bambu , tea tree , kafur , nergis, biberiye , palo santo , manolya , yosun , reyhan ve beyaz çiçeklerden elde edilen kokular .( Ayrıca gece açan çiçekler ve su bitkileri ) Bunlar “serin” ve “rahatlatıcı” kokulardır.

Merkür ( yönettiği burçlar ikizler ve Başak ) için  taneli bitkilerin kokuları ‘ yeşil’ nane kokuları, kutsal fesleğen-tulsi, Eclipta alba ( yalancı papatya ) , çarkıfelek, zizyphus , kekik, kakule , lavanta , kimyon , servi , adaçayı, sedir , palo santo , yonca . Zihni sakinleştirmek için ancak ‘soğuk’ kokular tercih edilebilir.

Venüs ( yönettiği burçlar  boğa ve terazi ) için aromatik , tatlı meyve ve çiçek kokuları , gül, elma  , yasemin, nilüfer, zambak , hanımeli , frezya , defne , çilek , sardunya , kakao , ıtır, vanilya , şeftali , şakayık , sümbül , nilüfer , vişne , akasya , mine çiçeği , menekşe , ıhlamur , melisa , lale , ylang ylang , ananas , nergis , susam , kardelen, kahve , safran gibi kokular .

Mars ( yönettiği burçlar  koç ve akrep ) için yine  Güneş’e  benzer “sıcak” ve “baharatlı” kokular uygundur .Acı ve keskin kokusu , tadı olan bitkiler , kırmızı çiçekler , afrodizyaklar  , baharatlar Mars yönetimindedir . Karabiber ,  kırmızı biber , sarımsak, soğan, ginseng, loban veya mür, zerdeçal, kafur , kahve  , kakao , adam otu , ananas , kırmızı gül , biber , tütün , misk , vanilya , ısırgan , pelin , amber , sedir , kişniş , kimyon , havlıca , zencefil , şerbetçi otu , nasturtium , deer’s tongue , deri , paçuli , palo santo .

Jüpiter ( yönettiği burçlar yay ve balık )  ‘ ghee’ türü ‘yağlı’ kokulara, badem, ceviz , fındık kokularına ve bunların yağlarına, ashwagandha, meyan kökü, ginseng gibi tonik bitkilere, nergis, kadife çiçeği, susam , sedir , şakayık , sardunya , ardıç , lale , zufa otu , meşe likeni , sardunya  , tonka , rezene , Ladin , kavun , karpuz , anason , yosun .

Satürn ( yönettiği burçlar oğlak ve kova ) için çam , adaçayı , ardıç , meşe , lavanta , kayısı , paçuli , zerdeçal , yasemin , vanilya , tarçın , 

Mür, loban, shilajit, trifala, karakafes kökü, ananas , pelin , nergis , reçine , zencefil , zerdeçal , sümbül , üzerlik , ıtır ,akasya , söğüt , sandal ağacı, kafur , Ladin ,palo santo ,  servi , sedir, deri , günlük  ve ardıçtan elde edilen kokular . Ayrıca koyu mavi çiçekler, mavi iris, mavi menekşe kokuları da Satürn e uygundur .

Rahu / Kuzey düğümü, kafur, adaçayı, okaliptüs, keklik üzümü, kalamus, sandal ağacı, lotus, loban. 

Ketu / güney düğümü, adaçayı, kalamus, yabani zencefil, kafur, sedir, ardıç , çarkıfelek .Hafifçe nüfuz eden kokuları sever.

KOÇ BURCU : Karabiber , kırmızı biber , karanfil , kekik , kişniş , kimyon , günlük , zencefil , ananas , neroli , kırmızı gül ,petitgrain , woodruff , amber , tarçın , sandal , misk , kahve , kakao , ıtır .

BOĞA BURCU :Elma , gül , manolya , ylang -ylang , kakule , hanımeli , yasemin  , leylak , paçuli , lavanta , meşe likeni , plumeria .

İKİZLER BURCU : Bergamot mint , lavanta , benzoin , frenk kimyonu ( caraway) , dereotu , limon otu , Müge çiçeği , nane , ıtır .

YENGEÇ BURCU : Nilüfer , zambak , mür , Sandal , papatya , Melisa , vanilya , adaçayı , yosun , leylak , civan perçemi, plumeria , palmarosa, sümbül , kakule , yasemin , lavanta , sedir , mercanköşk . 

ASLAN BURCU : Defne , tarçın , günlük , zencefil , ardıç , misket limonu , latin çiçeği ( nasturtium ) , portakal , petitgrain , biberiye , amber , safran , turunçgiller , limon .

BAŞAK BURCU :Frenk kimyonu , misk adaçayı , marsıvan otu ( costmary) , servi , dereotu , rezene, limon otu , hanımeli , meşe likeni , paçuli .

TERAZİ BURCU : Papatya , Nergis , okaliptüs , vanilya , dereotu , rezene , sardunya , nane , çam , palmarosa 

AKREP BURCU : Karabiber , kahve , kakule , misk , havlıcan, sümbül , şerbetçioğlu , kekik , tuberose , woodruff, deri , tütün , kakao , paçuli , ylang ylang , nane , misk .

YAY BURCU : Bergamot , safran , Nergis , karanfil , hindistancevizi , fındık , badem , meşe likeni , biberiye 

OĞLAK BURCU : Mimoza , paçuli , lale , selvi , hanımeli , leylak , mür ,  vetiver , sandal  , üzerlik , palo santo .

KOVA BURCU : Lavanta , paçuli , marsıvan otu ( costmary) , şerbetçiotu , limon otu , maydanoz , çam , anason , sweet pea 

BALIK BURCU : Elma , sandal , vanilya , ylang-ylang , kafur , kakule , gardenya , sümbül , Yasemin , zambak , mür , nilüfer , nergis  .

OKÜLT ASTROLOJİDE KOKULAR 

GÜNEŞ :Limon , portakal kabuğu , kadife çiçeği yaprakları , karanfil , sedir , günlük , calamus ( eğir otu ) .

AY : Kakule , beyaz söğüt , storax , haşhaş , misk adaçayı , dammar (dammar sakızı veya damar sakızı olarak da adlandırılan Dammar, Hindistan ve Doğu Asya’daki Dipterocarpaceae ağaç ailesinden, özellikle Shorea veya Hopea cinslerinden elde edilen bir reçinedir) , pennyroyal , ravintsara .

MERKÜR :Kimyon , dereotu , rezene , lavanta , çemen otu , sandal ağacı , dammer ( Hindistan ‘daki Batı Ghats dağlarına özgü bir ağaç türü ) , elemi ( Filipinler’e özgü bir ağaç türü ) , ginger grass 

VENÜS : Benzoin , amber , Gül ,  mersin  yaprağı , yasemin  , tonka beans , kiraz , balsam , ylang -ylang 

MARS :Mür , ejderha kanı , zencefil , karabiber , kişniş , havlıcan , kahve , tarçın , safflower petal ( aspir yaprağı ) .

JÜPİTER : Ardıç , Hindistan cevizi , beyaz adaçayı , ceviz , çördük , greyfurt , zufa otu , beyaz meşe kabuğu .

SATÜRN: Misk tohumu , Karaçalı kabuğu , nar , cadı fındığı , ladin, selvi , opoponax.( Opopanax, Commiphora guidottii’nin kokulu sakız reçinesi olan bisabol veya bissabol’un ticari adıdır. Antik çağlardan beri Somali’den ihraç edilen önemli bir üründür ve Somali’de hebbakhade, habaghadi veya habak hadi olarak adlandırılır.) 

BAZI DUYGU DURUMLARINDA KULLANILACAK UÇUCU YAĞLAR VE KOKULAR 

Eski Bilgelik ve Modern Tedaviler İçin Yeryüzünün Temel Yol Göstericileri

DR. LIGHT MiLLER, ND-DR. BRAYN MiLLER’e göre ; 

Korku , endişe 

Melek otu , servi , Hint sümbülü , Himalayan sedir ağacı , adaçayı , benzoin , lavanta , limon otu , portakal , sandal ağacı , vanilya , ylang ylang , vetiver .

Dağınık , temelsiz hisler 

Melek otu , okaliptüs , sandal ağacı , Hint sümbülü , papatya , vetiver .

Zayıflık 

Fesleğen ,kakule , biberiye , melek otu , trifolia

Huysuzluk , kaprislilik 

Benzoin , bergamot , adaçayı , elemi , günlük , sardunya , gül ağacı 

Odaklanamama 

Fesleğen , servi , limon , limon otu , biberiye , gül , biberiye , petitgrain

Dalgınlık 

Fesleğen , servi , limon ,portakal , biberiye 

Uykusuzluk 

Fesleğen , papatya , lavanta , mandalina , portakal , neroli , gül , gül ağacı .

Öfke 

Hodan , kakule , champa , kişniş , mavi papatya , nilüfer , misk , safran , gül 

İnat 

Lavanta , nane 

Sabit fikirlilik 

Yasemin , civan perçemi 

Zarar vericilik 

Kına , oud misk , sardunya , civan perçemi 

Israrcılık 

Amber , sardunya 

Gerginlik , hüsran 

Brahmi , Alman papatyası 

Çabuk sinirlenme 

Benzoin , günlük , lavanta , Roman papatyası , gül , ylang ylang 

Kederlilik

Bergamot , limon otu , sardunya , adaçayı , greyfurt , portakal , petitgrain 

İlgisizlik 

Lavanta , champa, portakal , bergamot , cajeput , paçuli 

Aç gözlülük 

Fesleğen , biberiye , kakule 

Bağımlı olma 

Nane , zencefil , mersin 

Güvensizlik ( kendine güvenmeme) 

Ylang ylang , ölmez çiçek , petitgrain , Yasemin 

Direnme 

Greyfurt , misket limonu , bergamot , papatya 

Üzüntü 

Benzoin , yasemin  , gül , , gül  ağacı , adaçayı , Melisa , neroli 

ÇAKRALAR İÇİN KULLANILACAK UÇUCU YAĞLAR 

1.çakra : Vetriver ( Kabe samanı ) , melek otu , servi , Hint sümbülü , Kaya gülü ,zencefil 

2.çakra :Sedir ağacı , adaçayı , servi ,lemon verbena, trifolia ,  mersin , gül ağacı , ylang ylang , paçuli 

3.çakra  : Dhavana , Alman papatyası , sandal ağacı , anason , rezene , champa , lavanta 

  4. Çakra : lavanta , civan perçemi ,bergamot , portakal , portakal çiçeği , champa , gül , tarçın 

5.Çakra : Cajeput , sandal ağacı , bergamot , çay ağacı , mavi papatya 

6.çakra :Fesleğen , kafur , lavanta , Yasemin , okaliptüs , biberiye , limon , keawa

7.çakra :menekşe , günlük , kokulu sarı sakız , shamama , kına 

Ayrıca ortamdaki negatif enerjiyi yok etmek için gül , defne yaprağı , üzerlik , adaçayı , palo santo , fesleğen , servi , ardıç  , günlük buhuru , günlük reçinesi , sandal ağacı , öd ağacı , çörek otu   , yedi dükkan süprüntüsü ( karışım) ve sedir ağacı kullanabilirsiniz .

 Antika veya eski eşya satın alırsanız, eski sahiplerinin enerjisini temizlemek için sedir tütsüsünü kullanabilirsiniz .

Kendinizi yorgun , bitkin  veya motivasyonsuz  hissediyorsanız , bulunduğunuz ortamdaki kasvetli  enerjiyi değiştirmek  için hızlı bir ritüel tam da ihtiyacınız olan şey olabilir. Böyle durumlarda adaçayı sizi oldukça rahatlatacaktır .Yakma esnasında alanınızdan neyin temizlenmesini  istediğinize odaklanın .

Yaşadığınız  ortamı derleyip toplamak , temizlemek , düzenlemek için sedir yakın .

Sedir yakmak, kötü bir enerjiden ortamı temizlemenin harika bir yoludur. Örneğin, dolabınızdaki kötü anılara sahip  eşyalardan   kurtulduğunuzda, sedir yakmak, alanınızı onların kalan enerjisinden kurtarmanın sembolik bir yoludur.

Kendini sevmek , başkalarını sevmek , sevgi dolu hissetmek için  yerba santa yakın.

Kırık kalpleri iyileştirmeye yardımcı olmak için de yakılır .

Yeni başlangıçlar için biberiye yakın.

Biberiye genellikle hayata “yeni bir başlangıç” yaratmak için yakılır. Bir alışkanlığı bırakmak, yeni bir yola girmek veya daha fazla yaratıcılığa yol açmak için kullanılır .

Uykusuzluk için sedir , melisa  , ıhlamur , papatya , sandal , lavanta , gül kokusu kullanabilirsiniz 

Evinizde huzur  istiyorsanız ardıç yakın. Dumanı bir boşluktan akarken, daha kutsal bir enerji yarattığı düşünülüyor.

Saflaştırma , arınma için reçineleri yakın.

Günlük ve mür gibi reçineler tarih boyunca arınma ritüellerinde , zihni sabitlemek ve vücudun enerji merkezlerini hizalamak için kullanılır, bu nedenle meditasyonlardan önce yakmak  uygundur  .

Palo Santo’yu refah , zihni rahatlatmak için yakın.

Palo Santo,  kutsal bir ağaçtır. Şamanlar bunu geleneksel olarak negatif enerjiyi temizlemek , sevgi , refahı artırmak için kullanmışlardır. 

Himalaya bitkisinden elde edilen Tibet manastır tütsünün,  yanarken bir alanı derinlemesine arındırdığı düşünülür .Daha sakin, berrak, meditatif bir sığınak için bu kokuyu kullanabilirsiniz .

Topraklanmak için sandal ağacını yakın.

Sandal ağacı kozalakları yanarken nefis kokar ve topraklanmak , merkezlenmek için idealdir .

Ve herhangi bir şeyi yakmak istemiyorsanız Himalaya tuz lambaları kullanın.Bir şeyleri yakmanın uygun olmadığı yerler için idealdirler .Ortamı  temizlemek için yaptığınız her şeyin, basit bir pencere açma eylemi bile, evinize daha fazla akış ve pozitif enerji getireceğini unutmayın.

Her şeyden önemlisi güne en yüksek frekanslı bitki olan gül kokusuyla başlayın .Yüzünüze gül suyu sıkabilir  , ortamda gül ağacı tütsüsü yakabilirsiniz .Bulunduğunuz yerin enerjisini pozitife çevirmek için için gül , biberiye , mür , tarçın , adaçayı , selvi , biberiye , bergamot , sedir , ardıç , ıtır gibi bitkilerin uçucu yağlarını da kullanabilirsiniz .

KOKU KÜLTÜ İKİNCİ BÖLÜM -ŞEYTANIN KOKUSU 

Şeytan ile kükürt / sülfür arasındaki ilişki , dünya basınında birkaç kez siyasetçiler vasıtasıyla  gündeme gelmiş , ABD Başkanı Obama, Cumhuriyetçi başkan adayı Trump’ın destekçilerinden birinin ‘iblis’ olduğuna dair iddialarını çürütmek için kendisine ‘koku testi’ yaptırmıştı .

Radyo programında kendisinin ve Clinton’ın iblis olduğunu iddia eden , dönemin Cumhuriyetçi adayı Donald Trump’ı destekleyen ve komplo teorilerine yer veren InfoWars sitesinin kurucusu Alex Jones’un iddialarına cevap veren 

Obama, “Bizim sülfür gibi koktuğumuzu söyledi” demiş ve ardından  eğilerek kolunu koklayıp “Hadi ama artık. Demokrasi, eğer böyle şeyler söylerseniz işe yaramaz ya da insanlar buna inanırsa, sürekli dinlerse ! demişti .

Trump destekçisi Jones ise radyo programında “Hillary’nin çevresindeki insanlar bana onun içine şeytan girmiş gibi koktuğunu söylediler. Ne kadar kötü koktuğunu düşünün. Bana onun ve Obama’nın çok kötü koktuğunu söylediler. İblisi yıkayarak çıkaramazsınız” ifadelerini kullanmıştı.

Bu arada şeytan olduğu söylenen ilk ABD başkanı Obama değil. Obama’nın selefi George W. Bush da eski Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez tarafından ‘iblis olmakla’ suçlanmıştı. Chavez, 2006 yılında BM Genel Kurulu’nda yaptığı efsanevi konuşmasında kendisinden iki gün önce liderlere  hitap eden Bush’u ima ederek “Şeytan buradaymış” demiş ardından da haç çıkararak devam etmişti  “Tam olarak burada… hala kükürt kokusu var.”…

Hugo Chavez, bu konuşmasından yıllar sonra Birleşmiş Milletler genel kurulunda , zamanın ABD Başkanı George Bush’u tekrar ‘şeytan’ olarak nitelendirmiş ve konuşmasının devamında  “ Artık kükürt kokmuyor. Koku gitmiş.” demiştir .

( İblis, Tanrı’ya isyan eden ruhani bir yaratıktır. İslam mitolojisine göre ilk şeytandır. Böylece kötülüğün sembolü haline gelmiştir. Bu sebeple genellikle ya şeytanların lideri ya da dinlerdeki şeytanların ilki olarak tasvir edilir. ) 

Hristiyanlıkta şeytanın kükürt koktuğu inancı yaygındır .Şeytan’ın , çürümüş kokusunu, Vahiy Kitabı’nda “yanan kükürt gölü” olarak tanımlanan yeraltındaki ininden aldığı söylenir .Eski Ahit’te cehennem böyle görünmez, ancak Yaratılış kitabı Tanrı’nın “Sodom ve Gomora’ya nasıl kükürt yağdırdığını ” anlatır. Enoch’un  kitabında  da “ateş nehirleri” ve “kükürt kokusu” ile bir cezalandırma yerinden bahsedilir .

M.S 400’lere gelindiğinde, Toledo Konseyleri Şeytan’ı kocaman bir fallus ve kükürt kokusu olan boynuzlu bir canavar olarak tanımlar .

Geleneksel cehennem tasviri ,  Dünya’nın tam merkezinde, ateşli ve kükürtlü bir çukurda hayal edilirdi .Bu aslında mantıksız bir açıklama değildir .Yeraltı volkanik aktivitesi, önemli miktarda oksijen yokluğunda kayalar ısındıkça kükürtlü gaz yayabilir. Arı kükürt aslında kokusuz, tatsız, bir katıdır. Ancak kükürt bu sıcak yeraltı kaynaklarından salındığında, en yaygın bileşiklerinden olan kokmuş, çürük yumurta kokusunda zehirli bir gaz olan hidrojen sülfür veya saf kükürt gazı ortaya çıkar .

MS 590’da papa olan I.Gregory, yanardağlarla cehennem arasındaki bağlantıyı daha açık hale getirmiştir .Diyaloglarında, Sicilya’nın kuzeyindeki volkanik adalardan birinde “Vulcan’ın boğazına atılan” günahkarları  anlatır .

Şeytan’ın güçlü bir kokuya sahip olduğu fikri, kokularla ilgili eski inanışlarla tutarlıdır. Tatlı, güzel kokular ile ilahi arasındaki bağlantı, Yunan destanlarına kadar uzanır ve bu Eski Ahit’te kesin terimlerle ortaya çıkar .Hidrojen sülfür gibi çürümüş kokulu gazlar , ahlaki yozlaşmayla ilişkilendirilmiştir .

Kökeninin Farsça olduğu iddia edilen kükürt , Latince “yanan taş” anlamındadır. Eski çağlardan beri gizemli ve büyüleyici bir madde kabul edilen kükürdü, bazı simyacılar maddeleri altına çevirdiği varsayılan “felsefe taşı” olarak da nitelendirilmiştir. Kükürt eski zamanlardan beri bilinen kimyasal bir maddedir. Pagan kabilelerinin, şeytani ruhlarını kovmak için kükürt yaktıkları bilinmektedir .

Ateş ve kükürt (İbranice: גׇּפְרִ֣ית וָאֵ֑שׁ gafrit va’eish, Eski Yunanca: πυρς κα θείου), hem İbranice İncil’de , hem de Hıristiyan Yeni Ahit’te bulunan Tanrı’nın gazabına atıfta bulunan deyimsel bir ifadedir. İncil’de genellikle sadakatsizlerin kaderine atıfta bulunur ve  kükürt ile ilahi cezanın ilişkilendirilmesi yaygındır.

“Ateş ve kükürt” ün deyimsel İngilizce çevirisi, İbranice İncil’in Christian King James Versiyonu tercümesinde bulunur ve daha sonra Yahudi Yayın Cemiyeti’nin 1917 tercümesinde de kullanılmıştır. Tanah’ın 1857 Leeser tercümesi, גׇּפְרִ֣ית וָאֵ֑שׁ ‘yi tercüme etmek için , tutarsız bir şekilde hem “sülfür” hem de “kükürt” kullanır. 1985 New JPS tarafından kullanılan çeviri “kükürtlü ateş” iken, 1978 Hristiyan yeni uluslararası  sürüm çevirisi “yanan kükürt” kullanır.Kimyada sülfür terimi ise -2 yükseltgenme seviyesinde kükürt içeren kimyasal bileşiklerin birkaç tipi için kullanılır. Sülfür, İngilizce “sulfide” terimine karşılık geldiği için , bazen hatalı olarak sülfit olarak Türkçeye çevrilir.Sülfit  SO3- iyonunun, sülfür ise S2- iyonunun ismidir. Keza, İngilizce sulfur sözcüğünün Türkçeye kükürt yerine sülfür olarak çevrilmesi (kükürt dioksit yerine sülfür dioksit gibi) hatalıdır ve yanıltıcı olabilir. Kükürdün birçok kullanım alanı vardır. Ham kükürdün büyük bölümü, kükürt dioksit gazı, sülfürik asit, karbon sülfür, tiyosülfat vb. üretiminde kullanılır. 

Sıfat olarak kullanılan ateş ve kükürt, genellikle Büyük Uyanış’ın tarihsel dönemlerinde popüler olan pişmanlığı teşvik etmek için canlı yargılama ve sonsuz lanet açıklamalarını kullanan bir Hristiyan vaaz tarzına atıfta bulunur. 

Semavi dinlere bağlı kutsal kitaplarda kükürt ve ateş bahsi Lut kavminin helak edilmesinde geçer .Tevrat ‘a göre Lut , Terah’ın çocuklarından Haran’ın oğlu ve İbrahim ‘in yeğeni olarak gösterilir. Haran, Ur şehrinde öldükten sonra Terah oğlu İbrahim ve torunu Lut’u alarak Harran’a gelir .Terah’ın burada ölümünden sonra  İbrahim , yeğenini yanına alarak Kenan diyarına , ardından birlikte Mısır’a gider . Mısır’dan Kenan diyarına dönen İbrahim ile Lut’un çok miktarda koyun ve sığır sürüleri bulunmaktadır .Ancak bölgede az sayıda kuyu bulunması nedeniyle adamları arasında tartışmalar çıkınca , Lut amcasından ayrılarak verimli olan Sodom ve Gomore 

kentlerinin yakınlarına yerleşir . Erden havzasındaki Sodom, Gomore, Adma, Tseboim ve Bela şehirlerinin halkının isyan ettikleri Elam Kralı Kedorlaomer’e yenilmesiyle Lut peygamber esir düşmüş ancak amcası İbrahim tarafından kurtarılmıştır. Tevrat’a göre Sodom halkı günahkar olup, orada her türlü ahlaksızlık, özellikle de cinsel sapıklık yaygındır. Sodom ve Gomore’yi cezalandırmakla görevli melekler , insan görünümüne girerek İbrahim’e misafir olurlar. İbrahim’e Sodom ve Gomore’nin günahının çok ağır olduğunu ve Tanrı tarafından yok edileceğini bildirmeleri üzerine , İbrahim orada iyi insanlar olduğunu belirterek bu kararın gerçekleşmemesi için yalvarınca , kendisine eğer on iyi kişi varsa oranın cezalandırılmayacağı söylenir. Ancak on kişi bulunamayınca iki melek Sodom’a gelir .Şehrin  kapısında oturan Lut’un daveti üzerine ona misafir olurlar. Sodom halkı Lut’un evini sararak Lut’tan misafirlerini kendilerine teslim etmesini isterler ancak Lut misafirlerini vermeyeceğini söyler. Sodom halkı Lut’u tehdit ederek kapıyı kırmaya kalkışınca , melekler müdahale ederek Lut’u içeriye alırlar ve dışarıdakileri evin kapısını bulamayacak şekilde kör ederler. Bu yaşananlar üzerine melekler Lut’a şehrin harap edileceğini, bu nedenle aile fertlerini alıp burayı terketmesini bildirirler .Melekler tarafından karısı ve iki kızıyla birlikte şehrin dışına bırakılırlar  ve arkalarına bakmadan dağa kaçmaları tembih edilir. Lut kısa sürede dağa varmanın zor olduğunu belirterek , yakındaki Tsoar adındaki küçük şehre gider. Arkalarından Sodom ve Gomore’ye göklerden “kükürt ve ateş “yağdırılarak , her iki şehirde yaşayan tüm canlılar yok edilir. Bu sırada Lut’un karısı meleklerin uyarısına rağmen kaçarken geriye baktığı için tuz direğine dönüşür.

Kur’an’da  da yirmi yedi yerde ismen geçen Lut’un , Hz .İbrahim’in peygamberliğini kabul ederek onunla birlikte dolaştığı ve peygamberlerden biri olduğu bildirilmektedir .Kur’anda Lut kavminin helakına dair ayetler Tevrat ‘takine benzer şekilde yer almaktadır .

Din kitaplarında kükürt ve ateşle ilgili anlatımlar bu şekildedir .Kükürtün keşfi ise , MÖ 2000’li yıllara dayanmaktadır. Antik Yunan’da tapınaklarda böcekleri ve kötü ruhları kovmak için kullanıldığı bilinmektedir. Sicilya’daki Etna Yanardağı’ndan elde edilen kükürt, pamukların ağartılması ve şarap yapımı için kullanılmıştır. Kükürt, geçmişte tuz ve cıva ile birlikte tüm metallerin bileşeni olarak biliniyordu. Yaklaşık 4000 yıl önce Mısır’daki dini törenlerde kükürt yakılırdı. İncil’de kükürtten “cehennem ateşi” olarak bahsedilir. Antik çağ yazarlarından Homeros, Odysseia eserinde kükürdün böcek öldürme ve hava temizleme amacıyla kullanıldığından bahsetmiştir. Ortaçağ’daki savaşlarda kullanılan alevli silahlarda kükürt kullanılırdı. İlaç sanayisi tarihinde de kükürdün tonik olarak kullanıldığına dair kayıtlar mevcuttur. Romalılar, bazı hastalıkların tedavisinde ve ateşli silahlarda kükürdü kullanmıştır. Yanıcı özelliği sebebiyle tarihte çeşitli amaçlarla kullanılan kükürte, bazı tarihi mağaralardaki  figürlerde rastlanmıştır. Geçmişte kiliselerdeki ayinlerde de kükürt yakılırmış. 17. ve 18. yüzyıllarda kükürtle ilgili bilimsel çalışmalar yapıldı, sanayide kullanılmaya başlandı ve sülfürik asit önemli bir içerik olarak tanımlandı. Fransız kimyacı Antonie Lavoisier, hidrojen ve oksijen bileşiği olarak kabul edilen kükürtü, 1777 yılında kimyasal bir element olarak tanımladı. 1810 yılında ise bu tanım Fransız kimyager Joseph Gay Lussac ve Louis Thenard tarafından yapılan deneylerle doğrulandı. Aralık 1894 tarihinde Alman asıllı Amerikalı kimyager Herman Frasch’ın kükürt elde etmek için geliştirdiği ve “Frasch yöntemi” günümüzde kükürt yataklarında hala kullanılmaktadır.

SİMYADA KÜKÜRT 

Başlangıç mitlerinde kükürt , madenleri doğuran anne-babadan simgesel anlamda “eril”olanı temsil eder .

Simya mitolojisinde , üç arı özden ( civa, kükürt, tuz ) biridir .

ANSİKL.( genel ) Madenin  oluşup büyümesi için bir dölleyiciye ve bir rahme ihtiyaç vardır .Arayış çoğunlukla “kükürt ve civanın “ birleşmesinden doğduğu genel yargısını üretmiştir .Bu birleşmede kükürt eril , civa dişil olarak algılanmıştır .Doğa amaçlıdır .Büyüme sürecine engel olunamazsa , bütün maden filizleri zamanla “altına” dönüşür .Altın doğanın meşru çocuğudur .Simyacı , Yeryüzü Ana’nın rahminde başlamış olan büyüme işlemini hızlandırarak,  bu işlemi çabuklaştırmayı ve bütün sıradan metalleri , soylu metale yani “altına” dönüştürmeyi hayal eder .Nasıl ki yumurta,  doğa tarafından belli bir sona yazgılı kılınmışsa , tıpkı bunun gibi metallerin doğal olarak altına dönüşmeleri onların  yazgılarında   vardır .Doğanın amacına ulaşması  , onun ölümsüzleşmesi anlamına gelir ki , bu da altının  ölümsüzlüğü  ötesinde ,   egemenliği ve özerkliği  simgelediğini anlatır .

Maden filizleri ve metaller , canlı olduklarından ,metaforik anlamda da  rahme düşerler , doğarlar , büyürler ve evlenirler .Örneğin kükürtle , civanın birleşimi bir  evlilik  simgesidir .Açıktır ki madde burada   dramın ve çilenin erginleyici anlamını taşımaya başlar .Erginleyici sınavlar ruhsal düzlemde  özgürlüğe , aydınlığa ve ölümsüzlüğe  götürürken , maddi düzlemde  dönüşe , dönüşe filozof taşına  götürür . “İşkencenin -çilenin “ simgesel olarak kimyasal işlemlerle ifade edilmesine Arap tasavvuf eserlerinde rastlanır .Cafer-i Sadık’ın Ahdi’nde ölü bedenlerin , yeniden dirilebilmeleri için ateşle ve çile çektirme sanatının bütün hünerleriyle işkence görmesi gerektiğini okuruz .Çünkü çile ya da  ölüm olmadan , ebedi yaşam  elde edilemezdi .Batınilikte “ işkence -çile” sürekli  ölüm ile birlikte anılır .Ölmeden evvel ölmek ya da yaşarken dirilmek için bu koşuldur .

Simyadaki diğer önemli kavramlardan biri de düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır “arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos “ yani “Tanrı, doğa  ve insan .” demektedir.

Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh,can,beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise , kükürt , tuz ve cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır.

Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup , gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.

Kükürt – Cıva karşıtlığı aşağıdaki gibi de özetlenebilir : (Hutin)

Kükürt > Eril – Aktif – Sıcak – Sabit

Cıva > Dişil – Pasif – Soğuk – Uçucu

Bazı simyacılara göre bu prensipler baba/anne dualitesini göstermekte ve ayrı duran bu prensipler , çeşitli şekillerde birleşip yeni maddelerin oluşmasını sağlamaktadırlar.

Bazı simyacılar ise üç prensip ile dört elementi birleştirmeye çalışmışlar ve aşağıda özeti görülen sonuca varmışlardır (Albert Poisson , Théorie et Symboles des Alchimistes, Paris,1891) :

Kükürt Toprak (Görülebilir, Katı)

(Sabit) Ateş ( Gizli,sübtil)

Tuz Ether

Cıva Su (görünür, likit)

(Uçucu) Hava ( Gizli,gaz)

Bu arada dikkat edilmesi gereken bir nokta da simyada her sıvının su , her katının toprak , her gazın hava ve de her ısı kaynağının  ateş  olarak adlandırılabildiğidir.

Simyacı için amaç ‘Felsefe taşını ‘elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği ilk maddesini dikkatli seçmek zorundadır. Latince “Materia Prima “ diye adlandırılan ilk madde , çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak civaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan kişiyi temsil etmektedir.

Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır.

Simyacı için çalışmalarına başlayacağı zaman çok önemlidir. Simyacılar genel olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlarlar. Bazen Boğa ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olmaktadır. Ancak, İlkbahar doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumunu sembolize ettiği için, böyle bir çalışma için de en uygun zamandır.

İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için gizli ateş , ignis innaturalis gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.

Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine  ya da yaygın adı ile Filozofik yumurtanın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, Athanor adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.

Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için için de yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.

Bazı simya metinlerine göre de “Materia Prima “ içinde cıva  ile belirtilen pasif prensibin yanında kükürt ile belirtilen aktif prensip de vardır ve bunlar yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile “Bilge Cıvası “ doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir , ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. Albedo diye adlandırılan bu beyazlık aşmasında “Rosa Alba, Beyaz Gül “ ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan “Bilge kükürtü “ ile tamamlanır. Son aşama ise kırmızı kükürt ile beyaz cıvanın birleşimidir. Bu kutsal birleşme sonucu “Felsefe taşı “ ortaya çıkar.( Kyn: Erhan Altunay  / Simya ) 

Cabir ise metal ve mineralleri canlı sayarak, zaman içinde olgunlaşıp kıvama geleceklerini öne sürer. Bu görüşe göre tuzlar, vitriyoller, şap ve kükürt bir yılda, tüm metaller birkaç yılda, değerli taşlar ise bir yüzyılda olgunlaşırlar.

Simyada kullanılan maddeleri , Kitab-ül Esrar (Gizler Kitabı) adlı yapıtında altı sınıfta toplamıştır ; 

1) Bedenler: Metaller

2) Ruhlar: Kükürt, Arsenik, Cıva, Nişadır

3) Taşlar: Pirit (FeS), Mağnezya (MgO)

4) Vitrioller: Çeşitli metal sülfatları

5) Borakslar: Boraks (Na2BO3), Soda (Na2CO3)

6) Tuzlar: Kayatuzu (NaCl), Potasa (K2CO3), Güherçile (NaNO3)

Almanya’nın Schwab bölgesi kontlarından birinin çocuğu olan Albertus Magnus (Büyük Albert) (1193-1280), tüm Almanya’yı yaya dolaşarak mineraloji, biyoloji ve simya bilgisini geliştirirken, büyücülükle de ilgilenenen bir dinbilim öğretmenidir. Büyücü Albert ve Doctor Universalis (Evrensel doktor) lakaplarıyla da anılan Albertus Magnus, İslam -Doğu bilimi ile Antik çağ Aristoteles düşüncesini, Hıristiyanlıkla uzlaştırmaya çalışmıştır. Aristoteles’in tüm yapıtlarını yorumlamış , simya çalışmalarını yazdığı “De Mineralibus “adlı kitabında altından gümüşün ayrılmasını, damıtma yolu ile vitriol yağı (Sülfürik asit) elde edilmesini betimlemiştir. Demir sülfatı (FeSO4) “vitriol” , Sülfürik asiti (H2SO4) “vitriol yağı” olarak adlandırmaktadır. Kükürtün gümüşü  kararttığını gözleyerek, metallerin tümünü yakacağını öne sürmüştür. Simya için “deha  ile ateşin sefil birliği” demektedir.

Yunanlı Marcus Graecus, 1250 de yayımlanan “Ateş Kitabı “ adlı yapıtında gizemli simya bilgileri vermektedir. Örneğin “Materia Prima, kızıl adam ve beyaz kadın  birleştirilirse patlar.” ifadesi , ilksel madde, kükürt  ve cıva  karışımının patlayacağı anlamındadır.

Paracelsus, Archidoxa adlı kitabında, dirimselci görüşlerin etkisiyle, canlıların bedenlerinde “Üç Birincil İlke” (Tria Prima) bulunduğunu öngörmüştür:

1) Cıva: Ağır, akışkan ve uçucu olup, ruhu  temsil eder. Aşırısı paralize yolaçar.

2) Kükürt: Yanıcıdır. Ateş öğesi olarak Can’ı temsil eder. Aşırısı sıcaklığı arttırır.

3) Tuz: Çözünürlük öğesidir. Bedeni temsil eder. Aşırısı diyareye neden olur.

16 . yüzyılda yaşamış olan doktor Andreas Libavius,  1597 de yayımladığı ve ilk gerçek kimya ders kitabı olarak nitelendirilen Alchemia Collecta (Toplu Alşimi)de, zamanının tüm kimya kuramlarını oldukça yansız bir tutumla açıklamıştır. Yeni görüşleri, henüz yeterince denenmemiş oldukları için ne yadsınmış ne de gözü kapalı benimsemiştir. Kitabında , antik çağda Aristoteles ve öncüllerinin dört öğe (Toprak – Hava – Su – Ateş) kuramını, Cabir’in metallerin bileşimine ilişkin (Kükürt – Cıva) kuramını, Paracelsus’un üç öğe (Kükürt – Cıva – Tuz) kuramını aynı yansızlıkla sergilemiştir. Paracelsus’un öğretisine, örneğin kimyanın tek amacının hastalıkların sağaltılması için ilaç üretmek gibi bazı noktalarda karşı çıkan Libavius’un kimyaya yaklaşımı, çözümleme yöntemlerinin öne çıkarılmasına dayanır. Kimyagerin birincil amacı, bileşik maddeleri bileşenlerine ayırmak ve bunların pratikte kullanım yollarını bulmaktır.

Kimyaya deneysel katkıları da bulunan bilginin ilk kez bireşimini yaptığı Kalay IV klorür (SnCl4), oda sıcaklığında ve nemli ortamda tüten bir sıvı olduğu için, uzun bir süre “Spiritus Fumans Libavii” (Libavius’un Dumanlı Ruhu) adıyla anılmıştır. Yakılan kükürt buharlarını, sudan geçirerek elde ettiği çözelti de, “Kükürdün Asit Ruhu” olarak adlandırılmıştır. Bireşimini yaptığı başka bileşiklerden Antimon sülfür, Amonyum sülfat ve Süksinik asit sayılabilir. ( Kyn : Mustafa Altınışık / Kimyanın tarihi ) 

Simya’da Leviathan’ın haçı, doğanın üç temel unsurundan biri olan kükürt için bir simgedir.

Asya’da adı Brimstone sembolüdür .

Leviathan ile olan ilişki, onu derinlik ve yüzeye çıkma sembolü yapar. İki haçın çoklu kavşağı, özgür seçimin bir işareti olarak yorumlanabilir. 

Kükürt (Leviathan Haç) insan  ruhuna ruhsal olarak benzeyen simya elementi Kükürt (Brimstone) için bir semboldür .Simyasal olarak kükürt eril, sıcak ve kuru niteliklere sahiptir. Cıva (kadınsı, havalı ve nemli) ile birleştirildiğinde, çift tüm metallerin ebeveynleri olarak kabul edilir .

Simya çizimleri genellikle Kükürt’ü güneş olarak tasvir eder. (Bazı görüşlere göre, kükürt ve tuz, Merkür’ün ebeveynleridir) . Kükürt sembolü, kükürtün şeytanla olan tarihsel ilişkisinden dolayı, Satanistler tarafından genellikle bir kimlik sembolü olarak kullanılır.

Bu glif, 1960’larda Anton LaVey tarafından Satanizmin bir amblemi olarak benimsenmesi nedeniyle, bazı Hıristiyan yazarları tarafından yanlış bir şekilde “Şeytanın papalık haçı” olarak anılır. Amblemin, LaVey’in kullanımının dışında Satanizmin sembolü olarak bir tarihi yoktur ve bu bağlamda sıklıkla Katolik Papalık Haçı ile karşılaştırıldığı için atıf, büyük olasılıkla Katolik karşıtı duyarlılığın bir ürünüdür. Kükürt için daha yaygın bir sembol, bir toprak haçını aşan bir ateş üçgenidir.Sembol , Tapınak Şövalyeleri tarafından yaratılmıştır .Daha  sonra Şeytan Kilisesi’nin kurucusu Anton LaVey tarafından kabul edilmiştir .Haç ve Şeytani vakıflarla önceki ilişkiler tespit edilememiştir .

İYİ VE KÖTÜ KOKULARIN KÜLTÜRLERDEKİ YERİ 

Kokularla ilgili dört cilt kitap yazan Vedat Ozan kültürlerde kokuları anlattığı kitabında konuya dair  şu satırlara yer vermiştir ; 

“Başta İslam olmak üzere pek çok inanç sisteminde , kötü kokan bir ruhun şeytana esir düşmekte olduğundan , hoş kokular taşıyan bir insanın ise çevresinin meleklerde donatıldığından bahsedilir .Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri ‘ndeki kokulu uygulamalarda , melekleri çekmek ve şeytani olanı kovmak için günnük ağacı olan tütsülere başvurulur .Aslında Hristiyanlıkla özdeşleşen bir koku olmasına rağmen , semavi bir ortak noktayı paylaştığı için olsa gerek , günnük ağacı kokusu sadece hoş bir koku olmasının ötesinde , melek ve şeytana da gönderme yaparak dinsel bir anlam  kazanır . Bu nedenle de ibadet yerleri , evler ve şeytana karşı en zayıf olduğu bilinen çocuklar , sık sık günnük ağacı ile tütsülenir .Başka Arap kültürlerinde de kokularla ilgili benzer inançlar vardır .Bazı olumsuzluklar , kokulu sonuçları nedeniyle açıklama bulup lanetlenir  .Mesela Fas’ta  , gübre yığınlarının cinler ve şeytanların yuvası olduğuna inanılır ve gübre bulunan yerler bu nedenle pek de muteber değillerdir .Fas’ta cami içinde gaz kaçırmanın melekleri kör edeceğine veya hatta öldüreceğine inanılır .Bu talihsiz olay cami dışına da çıksa , gene de ayıplamanın ötesinde bir anlam taşır  , lanetlenir , hatta bazen olayın vuku bulduğu yer taşlanır .Fas’ta yaşayan Berberiler arasında bu durum öyle utanç verici ki , bu yüzden intihar vakaları olduğu bile söylenir  .( ek bilgi ; kokuya sebep olan gaz hidrojen sülfürdür .) Bunun tam tersi yönde günnük ağacının , gülün veya portakal çiçeklerinin kokusunun kişiyi şeytani güçlerden arındıracağına , iyiliğin gücünü davet edeceğine inanılır  .Koku ile kutsal olan arasındaki ilişkiye verilen anlam pek çok farklı kültürde ortak payda olarak yer bulur. Sadece tek tanrılı dinlerdeki adetlerde değil , diğer inanç sistemleri içinde de kokulu tapınaklar , tanrıları memnun ettiğine inanılan kokulu adak veya sunular mevcuttur .Meksika’daki Tzotiller  , törenlerde “tanrılar için sigara “ diye adlandırdıkları kokulu mum ve reçineleri yakarlar .Hindu tapınaklarına da aynı zamanda gandhakuti , yani “kokular tapınağı “ adı verilir  ve en çok da buralarda sandal ağacı yakılır .

Keza Amerika’nın batı düzlüklerinde yaşayan Dakotalar  da bunlardan geri kalmaz .Aslında kültürlerin İnanç sistemlerinde Tanrılar  katıyla kurulan iletişimde kokunun bir araç olması ortak bir paydadır ama her kültürün bu ritüele verdiği anlam ve kokulu dumanın içinde yer aldığı bağlam farklılık gösterebilir .

Malaylardaki Chewonglar , ruhlarla iletişime girmek için kokuyu en temel öğe olarak kabul ederler  .Chewong çocukları , sert kokusuyla kötü ruhları uzak tutması amacıyla boyunlarına ipe dizilmiş yabani zencefillerden oluşan bir kolye takarlar  .İyi ruhlar ise , bilhassa geceleri tütsü gibi yakılan kokulu ağaçların kokuları ile davet edilir ve beslenirler .Bu davet ve beslenme töreni sırasında Şaman , tütsüden yükselen dumanı avuçlarına sıkıştırır  , içine sıkışmış tütsü dumanıyla beraber yumruğunu ağzına yaklaştırarak , dört yöne doğru üfler  .Bunu yapmasının hemen akabinde de kokulu dumanı üflediği yönlere doğru dualar etmeye başlar  .İnanılan odur ki , kokulu duman Şaman’ın duasında dile getirdiklerini tanrılar katına taşıyacak  ve cevap arayacak .Chewonglar’da kokunun taşıyıcı ortam olarak kullanıldığı bu törenler asla ihmal edilmez  , zira ihmal edilmeleri halinde ruhlarla olan iletişimde aksamalara yol açacağı  ve kabileyi tehlikeye sokacağı düşünülür .Chewonglar’da ruhlar da sınıf sınıfdır .Dişi ruhlara “ yaprak insanları “ denilir ve özellikle aromatik bitkilerden hoşlandıkları düşünülür .Bu ruhlar , hoşlandıkları kokulara paralel olarak çiçek ve yapraklar içinde yaşarlar .Bu dişi ruhlar , aynı zamanda şamanların ruhsal rehberleridir  .

Chewonglar’ın komşuları Batek Negritolar da ruhların ve tanrıların kokulara karşı oldukça duyarlı olduklarına inanılır .Hala adını verdikleri ruhları çiçek ve tütsü kokusunu severken , kan ve yanık saç kokusundan nefret ederler .Bu nedenle kabilenin din-koku bağlamındaki tüm gündelik yaşamı “ Ruhları  nasıl ve neyle memnun ederim , onları rahatsız etmem? “ diye davranış biçimleri geliştirmekten oluşur .

Bir Batek Negrito kadını , göksel bir yasağı çiğnediyse hemen ceza olarak bir yerini keser ve suçluluğunun bedeli olarak ruhlara kanını sunar .Ancak ruhlar kan kokusundan hoşlanmaz  .Bu nedenle kadın , hemen kanının aktığı yere kokulu blr yaprak basar  ve sonrasında da kanıyla bezenmiş bir kokulu yaprağı yakarak kokusunun , dolayısıyla günahlarından affına yönelik ricasının tanrılar katına ulaşmasına çabalar  .Veya eğer kabilenin kamp yerinin üstünde şimşekler çakıp , gök gürlüyorsa , kabile üyeleri zencefilleri yakıp , fırtınanın dinmesi için dilekte bulunurlar  .Fırtına buna rağmen dinmezse , tüm kabile,  saçlarını uçlarından keserek ortaya toplar  ve yakar ki “ hoş koku “ ile gelen talebi kulak arkası eden ruhlar, yanık saç kokusuyla beraber işin ciddiyetine iyice vakıf olup , gereği ne ise yapsınlar …

Bazı kültürlerde kokular sadece ruhlar ile iletişim aracı olarak kalmıyor , kokuyu kullananların bizzat geçici bir süre için de olsa ruh konumuna gelmesine sebep oluyorlar .Brezilya ‘nın güneyindeki Batuquelarda , bu bağlamda bir transformasyona inanılır .Şöyle ki , ayinin yapıldığı mekana , elinde uzunca bir telin ucundaki kapta kor halinde kömürlerin üzerine serpiştirilmiş tütsülerle , genç bir kadın girer .Bu tütsülerin kokusu hep aynı olmaz  .Neden? Çünkü kokunun cinsi ortamda bulunması ve özdeşleşilmesi arzulanan ruhun çeşidiyle ilgili bir seçimdir.Mesela  Jurema  denilen bir ruh grubu vardır , isimlerini aynı adlı bir ağaçtan yani Jurema ağacından alır  .

Ongeeler ise bütün hayatlarını koku ekseninde düzenlerler .Ölmüşlerin ruhlarının veya onların taktığı isimle tomyaların kokuları yoktur ve bu nedenle yaşayanların peşine düşerler ki onların yaşam kokularını alabilsinler .Onlarda kokuyu kullanarak ruhları çağırmak değil , mümkün olduğu kadar kokusuzlaşarak ruhları uzak tutmak önemlidir .Bu yüzden kokularını belli etmemek için , vücutlarını killi boyayla baştan aşağı sıvarlar ki koku , killi boyayla ten arasındaki mikro boşlukta kalsın ve dışarı çıkamasın .Bol bol ateş yakarlar  ki duman kokusu , insan kokusunu bastırsın ve varlıklarının kaçınılmaz kokusu ruhlara davetiye çıkartmasın .” 

Tüm inanç sistemlerinde koku duyusuna dair bir algı ve yaptırım bulunmaktadır. Kokuların

iyi veya kötü enerji verdiğine ,  bir kimsenin kokusunun onun ahlaki boyutunu anlattığına dair söylemler vardır.Bir dine mensup kişilerin 

ibadet ederken kullandıkları kokular veya kutsal bir mekana giderken kaçındıkları kokular bulunur. 

Hz Muhammed ‘in dünyadan sevdigi üç şeyden birinin güzel koku olduğunu, (Nesâî isratü`n-nisâ 1; Müsned NI/128,199, 285.) kötü kokulardan hem insanların, hem de meleklerin nefret ettiğini, câmilere ve cemaatlere giden erkeklerin güzel kokular sürünerek gitmelerini, soğan, sarımsak   gibi ağır kokulu şeyler yedikleri zaman cemaatlere gitmemelerini emrettiği söylenir .( Mûslim, mesâcid 69, 71, 76, 77; Ebû Dâvûd, at`ime 40; Nesâî, mesâcid 17; Ibn Mâce, ikâme 58; Muvatta`, taharet 1; Müsned N/266, 429.) 

Sosyal hayatta da önemli bir yere sahip olan kokuya birçok dinî uygulamada ayrı bir ihtimam gösterilmiştir. Meselâ ilkel dinlerde Tanrı’ya kurban sunulduktan sonra çeşitli kokuların saçılması, Hint mabetlerinde tütsülerin yaygın olması, Yahudi  ve Hıristiyanlıkta buhur yakılması, İslâm’da güzel kokuya vurgu yapılması din ve koku arasında önemli bir ilişkinin bulunduğunu göstermektedir.

Bütün dînî seremonilerde kokunun kullanılması muhtemelen melekler gibi latîf yapıya sahip varlıklarla iletişim kurmak içindir. Zirâ, diğer dinî geleneklerde olduğu gibi, İslâmî gelenekte de latîf varlıkların gıdasının yemek içmek ile değil, koku ile olduğuna inanılmaktadır. Meleklerin ve cinlerin bir kısmının yeme içmesi koklamak sûretiyle olur, yani onların latif bedenleri kokularla gıdalanmaktadır.

Hz. Peygamber’in kokusu rahatsız edici olan soğan, sarımsak gibi yiyecekleri yiyenlerin mescide gelmemesini istemesinin sebeplerinden birisinin de meleklerin kötü kokudan olumsuz etkilenmesi olduğu düşünülür .

Yine, Hz. Peygamber’in insanların içine çıkacağı zaman, Cuma günleri koku sürünmesi ve kendisine sunulan güzel kokuyu geri çevirmemesi, İslâm kültüründe kokunun yerini gösterir. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi” hadisinde üç unsur arasında kokuyu da zikretmesi dikkat çekicidir.

Kur’ân’da da koku adlarının, cennet içeceklerinin özellikleriyle ilgili ayetlerde geçmesi anlamlıdır. 

METAFİZİK ALEMDE İYİ VE KÖTÜ  KOKULAR 

Her varlığın , eylemin  , duygunun , düşüncenin , sözün , harfin dahi kendine  has bir  kokusu ve frekansı bulunmaktadır .Örneğin gıybetin kokusu , çürümüş ceset kokusu gibidir .Tekamülde  yükseldikçe  , miracınız arttıkça kokunuz da değişir.Bilinç sonsuz bir yeteneğe sahiptir.Kendini realize etmesi için bu bedeni kullanır. Kokular ayrıca yıldızların  negatif tesirlerini  kırar .

Metafizik alemde de bilhassa zikir esnasında birdenbire ortaya çıkan hoş kokular rahmani kabul edilip , manevi bir selamlama ve ikram olarak yorumlanırken  ; kötü kokular şeytani kabul edilip , negatif varlıklarla ilişkilendirilir . Seyri  süluktaki her mertebenin ve her bir esmanın koku ve rengi vardır. 

Görevli ruhanilerle veya meleklerle irtibata geçebilmek için ehiller bazı kokular kullanmaktadırlar .Zaman zaman da  bazı ruhanilerin sevdiği kokuyu sürerek onlarla irtibata geçerler. Ayrıca bazı kokuların metafiziksel etkileri de bulunmaktadır. 

Tüm yaratılanlar koku ile birbirleriyle irtibattadır ve bu irtibat çok özel kodlar,  sırlar ve şifreler içerir .

Varlıklardan cinler  , bir hadise göre kemiklerdeki etlerin kokusu ile gıdalanmaktadırlar. Yani gıdaları kokudur !

( Ernst Zbinden  Ortadoğu ve İslamda Ruh ve Cin inançları kitabında bilhassa Kuzey Afrika toplumlarının cinlere karşı koruyucu olarak şap , kişniş , biber , arapsakızı , demir , çelik , gümüş , tuz , çeşitli tütsüler ve ayrıca cepte barut taşıma , vücutlarına katran sürme , kanayan yerlerine tuz koyma gibi ritüeller yaptıklarından bahseder .Cinler kanda  yaşamayı sevdiklerinden , kan kokan mezbahane , kasap gibi yerlerin çevresinde uçuştukları  tasavvur edilir .)

Havas âlimleri çalışmalarına başlamadan evvel irtibatlı oldukları varlıkların hangi kokuyu sevdiklerini bilirler ve o kokuyu sürerler veya tütsüsünü yakarlar. Böyle bir eylem , anında netice verir ve koku ile ilgisi olan teşrif eder ve çalışma başlar. Bu esnada melekler de hazır bulunur.

Bazı insanlar, belirgin ve gerçek fiziksel kaynağı olmayan kokuları hissetme yeteneğine sahiptir .Bu yetenek psişik olarak kabul edilir ve rasyonel olarak anlayamadığımız enerjiler ve güçlerle özel bir iletişim yolunu temsil eder . 

Kokular büyülerde de çok sık kullanılır .İşinin ehli biri büyünün bulunduğu ortama girer girmez buraya sinmiş kokudan büyüyü tespit edebilmektedir. Fakat sembolik bazı verilerle bu ortamlarda büyünün varlığını tespit etmek uzmanlık gerektiren epey zor bir uğraştır.Ancak genel olarak büyü yapılan ortamlarda yoğun bir rutubet kokusu vardır. Normal rutubetten farklı olarak havada acımsı bir koku sezilir.

Metafizik alemde ulvi varlıkların sevdiği kokulardan en bilinenleri gül , safran , misk , amber , elma , melisa, ardıç , kakule , sedir , günlük , zencefil , yasemin , karanfil , reyhan , lavanta , çörek otu , sandal , ud ; 

Sufli varlıkların sevdiği kokulardan bazıları tütün  , sigara kokusu, lağım , tezek , atık  ve leş kokusu, yanık  kokusu , insandaki kötü kokular .Ayrıca hoş olmayan tüm kokular onların sevdikleri gıdalardandır .

Bazı kokuların, tütsülerin kötü ruhları uzaklaştırdığına ve hastalıkları önlediğine dair inanç, Şamanizm’de de mevcuttur.

“Şamanlar tütünü paralel evren ruhlarıyla  iletişim kurmalarına yardımcı bir araç olarak görür ve neredeyse bütün şamanik  etkinliklerde tütün veya dumanı illa ki yer alır .Şaman’ın içtiği tütünün dumanı ile tedavi edilecek kişinin korunma altına alındığı, hatta mısır ekiminin veya sezonun ilk balının kutsandığı varsayılır .” (Ozan, 2018: 274).

Şamanlar, “ayahuska” adlı bitkinin kokusunu da hastalık tedavisi için kullanırlar.

“Şamanlar iyileştirme yöntemlerinde ayahuska kullanabilirler (…) Kendilerine tedavi için gelenlerin vücut kokularına, hatta vücudun hangi bölgelerinin nasıl koktuğuna çok dikkat eder ve bu kokusal saptamayı yaptıktan sonra tedavi amaçlı koku kullanımına başlarlar .Modern tıbbın da ışığında biliyoruz ki vücut kokularının cinsi gerçekten sağlık durumuna ilişkin pek çok sinyal taşır ” (Ozan, 2018: 279).

Burada şu soru akla gelmektedir;  “ Madem negatif varlıklar kötü kokuları , pozitif  varlıklar temiz ve hoş kokuları seviyor soğan , sarımsak gibi ağır kokan ancak sağlığa son derece faydalı , doğal antibiyotik  olarak geçen yiyecekleri yemek  ve ortamda bulundurmak mekruh mudur ? Çünkü yukarıda da bahsedildiği gibi Hz Muhammed’in mescide soğan , sarımsak gibi kötü kokan yiyecekleri yiyenlerin gelmemesini söylediği , bu kokunun melekleri rahatsız ettiği rivayet edilir .Bana göre dualite burada da geçerlidir .Her şey zıttıyla bir bütündür .Burada konu  bir enerjiyi nerede ve nasıl kullanmamız gerektiğini  esaslı bir şekilde bilmektir .Meditatif çalışmalar yapıyorsak ağır ve kötü kokulardan uzak durmak doğru bir yaklaşım olacaktır .Ancak konu sağlık olduğunda doğanın bize sunduğu nimetlerden faydalanmak gerekir .Bu kükürtlü besinler için de geçerlidir .

Kokuların frekansları, insanlar üzerinde   değişim ve gelişimlere neden olmaktadır. Düşük frekanslı kokular fiziksel değişimi, orta frekanslı kokular duygusal değişimi, yüksek frekanslı kokular ise ruhani gelişim ve farkındalığa  katkı sağlamaktadır. Kokular içerisinde tedavi edici güce sahip ve frekansı en yüksek olan gül kokusudur. Gül kokusunun frekansı 320 MHz’dir. Gül kokusu fiziksel gücü arttırmada , hafızayı kuvvetlendirmede ve manevi huzuru sağlamada oldukça faydalıdır . Farsça’da çiçek mânâsına gelen gül, ömrünün kısalığı nedeniyle hem dünya hayatının geçiciliğine işaret ederken, hem de bâkî olan ahiret âlemine hazırlanmayı ifade  eder. İslamın önemli simgelerinden biridir .Bazı bitkilerin frekansları ; 

Gül: 320 MHz

Altın Otu: 181 MHz

Günlük/Buhur: 147 MHz

Lavanta: 118 MHz

Solucan otu: 105 MHz

Sarı papatya: 105 MHz

Melisa: 102 MHz

Ardıç: 98 MHz

Turunçgiller: 91 MHz

Melek otu: 85 MHz

Nane: 78 MHz

Fesleğen: 52 MHz

Hiç bir zaman kapanmayan tek duyu olan kokunun rüyalarımızla da ilişkisi vardır. Kadın ve erkeklerden oluşan bir gruba çiçek kokusu, diğer bir gruba hidrojen sülfit, kontrol grubuna ise hiç koku verilmedi. Uyumadan önce hoş kokular verilenler iyi rüyalar görürken ,  kükürt kokusuna maruz kalanlar ise kötü rüyalar gördüler. Rüyalar bilinçaltının dışa vurumları olarak kabul edildiğine göre , bu çalışma kokuların bilinçaltına etkilerini göstermesi açısından önemlidir .

MEVLANA’NIN KOKULAR HAKKINDAKİ SÖZLERİ 

Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu söz söylerken soğan gibi kokar.

Her bir gül ki içeride kokucu olur, o gül, esrâr-ı gülden söyleyici olur.

 Dil tencerenin kapağına benzer, kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.

Koku sana kılavuz  ve rehberdir; seni Huld’e ve Kevser’e kadar götürür.

Kokusu olmayan herbir kimse, burunsuz olur. Dînî olan koku, asıl kokudur.

Burnuna gaybdan koku gelmedikçe, burundan başka bir şey görebilir misin hiç? Söyle!

Beyninden ve burnundan nezleyi def’ et, tâ ki meşâmmına Allâh’ın kokusu gelsin! 

Irmağın içine gel, testiyi taşa vur. Kokuya ve renge ateş vur.

 Sen zehir ve şekerden geçmedikçe gülzâr-ı vahdetten nasıl koku alabilirsin? 

Kötü koku gözü karartır; Yûsuf kokusu, göze yardım eder.

Yûsuf’un gömleğinin kokusunu sened yap! Zîrâ ki onun kokusu gözü aydın eder.

Semanın ne olduğunu biliyor musun? Hz. Yâkub’un derdini ve devasını bilmek, Yûsuf’a kavuşma kokusunu, Yûsuf’un gömleğinden koklamaktır!

Tasavvuf Anabilim dalı öğretim görevlisi Betül Güçlü ‘nün Mevlâna’nın Eserlerinde “Yûsuf’un Gömleğinin Kokusu” adlı çalışmasında konuya dair açıklamaları şu şekildedir ; 

 “Tasavvufî kültürde kokunun maddî fonksiyonu ve etkisinden başka taşıdığı mânâya da dikkat çekilir. Pek çok velinin âyet, hadis ve kelâm-ı kibar kokusundan ayırt ettiği, gündelik hayatta sûfîler arasında söylenegelmektedir. Birtakım menkıbelerde de zikredildiği üzere, sâlih kişilerin kabirlerinden güzel kokuların yayılması şeklindeki algı “koku”nun sadece duyu organları aracılığıyla alınan bir uyarıcı değil, aynı zamanda metafizik özelliği de bulunan bir unsur olabileceği düşüncesini çağrıştırmaktadır. Nitekim Mevlâna’nın, “Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu söz söylerken soğan gibi kokar.” beytinde, hem genel ahlak kuralları içinde , hem de İslâm kültüründe olumsuz sayılan davranış ve huyları, rahatsız edici olan soğan kokusuyla sembolize ettiğini görmekteyiz. Bu da kokunun sadece fiziksel âlemle ilgili bir özellik olmayıp, aynı zamanda fizik ötesi bir kaynağa da dayandığını göstermektedir. Mevlâna’nın her biri engin muhtevâya sahip olan eserlerinde metafor olarak ele aldığı kavramlardan biridir koku.O , ister somut, ister soyut olsun varlık olarak nitelenen her şeyin kendisine mahsus bir kokusu olduğunu söylemektedir. Ayrıca her bir varlığın zâhirî kokusunun yanında “rûh burnu” ile, yânî bir nevî mânevî koklama melekesiyle alınan manevî bir kokusu da vardır. Aslında manevî koku ile kastedilen, o şeyin hakîkati, aslı ve hüviyetidir. Koku her ne kadar fizikî âlemde algılanan bir şey olsa da aslî yapısı itibâriyle latif bir karakterdedir. Pek çok dînin âyin ve ritüellerinde kokuya büyük önem ve yer verilmesi de onun rûhânî yönünü göstermektedir .

Mevlana ‘nın  eserlerinde özellikle Yûsuf’un gömleğinin kokusu, her bir zerreye yayılmış olan varlığın hakîkatini anlatmada bir sembol olarak önemli bir yer tutmaktadır. 

Koku aynı zamanda bir şeyin hakikatini, hüviyetini simgeler. Dolayısıyla o şeyin mâhiyeti hakkında bilgi verir. Bir şeyin aslından haber veren koku, asıl kaynağa ulaştırmada rehberlik de yapmaktadır. Yani gül kokusu, aynı zamanda gülzârın kılavuzudur. “Koku sana kılavuz ve rehberdir; seni Huld’e ve Kevser’e kadar götürür.”

İlâhî marifet ve hakîkatler, manevî ve rûhânî kokuların menbaı olan rûhâniyet âleminde güller ve çeşitli çiçekler olarak belirir; bunların ise çok latîf kokuları vardır. Ruh burnu açık olanlar bunları duyarlar. Nadiren de olsa bu kokular, sûret âleminde yayılır ve beden burnu ile de algılanır. Bunların fizikî kaynağı yoktur. Evliyâullahtan bazılarının meclislerinde bu koku duyulmaktadır. Hatta bazı kabir ziyaretlerinde bunları duyan kimseler vardır. Aslî fıtratları üzere bulunan hayvanların, bunları hissetme kabiliyetleri daha fazladır ve bu kokular vâsıtasıyla sâhiplerini yabancılardan ayırt ederler.Ancak o, kokuyu yalnızca hakîkatin kokusu veya mânevî, rûhânî kokular için değil, kişinin uzak durması gereken davranış ve huyları ifade etmek maksadıyla da kullanmıştır. Meselâ, “sarımsak kokusu”, “soğan kokusu”vb. tabirler kötülüğün sembolü olarak, beyitler arasında yer almıştır. Yine Mesnevî’de geçen meşhur hikayelerden birinde bir debbağın/derici, kötü kokulara alışması sebebiyle gül kokusundan bayılması ve ancak alışkın olduğu kötü koku kendisine koklatılınca ayılabilmesi anlatılmaktadır.Söz konusu koku metaforu olunca Mevlâna’da çok sayıda beyite rastlamak mümkündür. Bahsi geçen hakikatin kokusu veya ilâhî marifetin kokusu Hakk’ın tecellîleri vasıtasıyla tüm eşyaya yayılmıştır. Bunu almanın yolu, maddî âlemin kesâfet yönü ağır basan niteliklerinden arınmaktan geçer. Buna işaretle Mevlâna, “Sen zehir ve şekerden geçmedikçe gülzâr-ı vah- detten nasıl koku alabilirsin?”demektedir.

Mevlâna’nın “Kötü koku gözü karartır; Yûsuf kokusu, göze yardım eder.”beytini Avni Konuk şöyle yorumlar: Gayr-i meşrû işlerle ve haramlarla meşgul olanlardan âlem-i melekûta pis kokular yayılmakta ve bu kokular kişinin zâhirine de tesîr edip bulaşıcı hastalıklara sebep olmaktadır. Hattâ görme işlevine sahip gözlere hastalık vermekte, bu hastalığın ilerlemesiyle de onları ölüme götürerek karartmaktadır. Nasıl ilâhî kokular gözleri cilâlayıp aydın ediyorsa, haram ve sakıncalı fiiller de gerek bedende birtakım hastalıklara sebep olmak, gerekse kişinin psikolojik sağlığını bozmak sûretiyle gözlerinin nûrunu almaktadır. Ayrıca haram işlerle meşgul olanlar, vefâtlarından sonra âlem-i berzahta kendilerinden çıkan bu kötü kokular içinde kalmaktadırlar. Buna mukâbil manevî kokular; yani Hz. Yâkub’un, enbiyâya tâbî olan evliyânın, mü’minlerin ve sâlih kimselerin kokuları, hem ruhun hem de cismin gözlerine kuvvet verir ve onları sağlamlaştırır.”   

ASTROSEMBOLİZMDE KÜKÜRT 

Kimyasal sembolü “S” olan kükürt, element tablosunun 6-A grubunda atom numarası 16 olan saf kristal formunda ametal bir elementtir

Kükürt astrosembolizmde  Şeytan ile ilişkilendirildiğinden ( Satürn -Satan -Satanizm ) , en yaygın bileşiği hidrojen sülfür H2S) ün zehirli ( Satürn ) yapısından ve ayrıca tırnak ve saç ( Satürn ) gelişiminde oldukça  etkili olmasından dolayı Satürn , burç olarak oğlak , 

Yanan ateş olarak adlandırıldığından,  toz ya da sıvı olarak kullanıma imkan tanıyan yanıcı ve patlayıcı bir madde olmasından ve ayrıca atom numarası olan 16’nın tarotta yıkılan kuleye ( Mars ) denk gelmesinden dolayı Mars ,

Ölüm , çile , işkence , maddi düzlemde “dönüşe dönüşe filazof taşına götürme “ ve ayrıca 

Sülfürün Fr ( sulfure , Latince sulfur, kükürtten ) Çin halk inanışında simgesel anlamda anne karnındaki kız çocuğunu , erkek çocuğuna dönüştürme gücünü temsil etmesinden dolayı Pluto , 

Ve Simya çizimlerinde genellikle Kükürt  güneş olarak tasvir edildiğinden   Güneş ‘le ilişkilendirilir .

Ek bilgi : Okült astrolojide sülfür , Satürn ile ilişkilendirilir .( Agrippa /Heptameron ) 

( İlginç olan bir bilgi de şudur ki , bilim insanları  daha önce yaptığı araştırmalarda Uranüs’ün etrafında ağır bir koku olduğunu fark etmişlerdi  .Bu koku çürük yumurta kokusunu andırıyordu. Uranüs’teki çürük yumurta kokusunun sebebinin de kükürt bileşiklerinden  hidrojen sülfür olduğu açıklandı.) 

Sosyal medyada kötü kokmasıyla nam salmış ünlülerin haritalarına baktığımızda büyük çoğunluğunda Satürn , Mars açısı ( bilhassa kare ) ve eş zamanlı olarak Güneş ‘in , kanalizasyon, atık ve çöplerle ilişkilendirilen Pluto ile açılarına ( bilhassa kavuşum) rastlarız .( Satürn / Mars / Pluto /Güneş ) Bu tesadüf değildir .Zira yukarıda açıklandığı üzere kükürtün sembolizması da  aynı şekildedir .Ağır ve keskin kokusuyla bilinen bitkilerin ( soğan , sarımsak gibi ) ana semboliği de Satürn , Mars ‘tır .Ayrıca bu malefik gezegenler  en çok bilinen  kötü koku kaynaklarından biri olan  sigaranın  ( zehiri /Satürn , tütünü /Mars , küle dönüşümü /Pluto ) ana semboliklerindendir .Gördüğünüz gibi konu kötü kokular olduğunda hep aynı gezegen enerjileri devrededir .

Sosyal medyada kişisel hijyenine dikkat etmemesi , ten ya da nefes kokusu ile haber olmuş , ünlü , tanınmış kişilerin listesi ; 

1-)   Bradley Cooper  05.01.1975 saat 05.09 Philadelphia ( Satürn , Mars 150 ; Güneş / Pluto  kare  ) 

Cooper koktuğunu kendi de itiraf etmiştir .Bunun sebebini ise Esquire ‘a deodorant kullanmayı bırakması olarak açıklamıştır .

2-)Anderson Cooper 03.06.1967 saat 15.46 Newyork ( Satürn /Mars karşıt ; Güneş /Pluto kare ) 

ABD merkezli haber kanalı CNN’in sunucusu Cooper, pantalonlarını genelde altı ayda iki kez yıkadığını , yıkama aşamasında da duşa pantolonla girip sabunla yıkadığını ifade etmiştir.

3-)Matthew McConaughey 

04.11.1969 saat 19.34 Uvalde , Texas ( Satürn /Mars kare ; Ay / Pluto kavuşum , Güneş /Pluto sekstil ) 

Ünlü sinema oyuncusu McConaughey, verdiği bir röportajda “20” yıldır deodorant kullanmadığını ve bunun sebebi olarak da başka biri gibi kokmaktan hoşlanmadığını söylemiştir .Eğer kokusu çevredeki insanları rahatsız ederse duş alırmış .

4-)Julia Roberts 

28.10.1967 saat 00.16 Atlanta ( Satürn /Mars kare ; Venüs /Pluto kavuşum ) 

2008 yılında Oprah ile röportajında kendisi deodorant kullanmadığını belirtmiştir.Bunun sebebi ise başkalarıyla aynı kokuyu paylaşmak istememesi! “Deodorant kullanmıyorsa sık sık duş alıyordur” diye düşünüyor olabilirsiniz ama öyle de değil. Söylenenlere göre Roberts saçları çok kuru olduğu için ve su tasarrufu yaptığı için sık sık duş da almıyor. Kokusunu önlemek için de doğal yağlar kullanıyor . Çünkü  onların kokusu hoşuna gidiyor.

5-)Cameron Diaz 

30.08.1972 saat 02.53 San Diego ( Satürn / Mars kare ) 

Kırmızı halıda sık sık boy gösteren Cameron Diaz, verdiği bir röportajda terlemeyi önleyici ürünler kullanmayı reddettiğini ve bunu yirmi senedir yaptığını söylemiştir .Onun savunmasına göre terlemeyi önleyici ürünler teri koltuk altına hapsediyor ve bu yüzden deodorant kullanmadığınız halinizden daha pis kokutuyor. Diaz’a göre kokmamak için koltuk altı bakımını yapmanız yeterli!

6-)Johnny Depp 

9.06.1963 saat 08.44 , Owensboro , Kentucky( Güneş /Mars , Pluto kare ; Güneş /Satürn üçgen ) 

Johnny Deep ve Vanessa Paradis’in ortak özelliği var .İki ünlü de banyo yapmanın gerekli olmadığını düşünüyor. 

7-)Kristen Stewart  09.04.1990 saat 09.21 Los Angeles ( Güneş /Pluto 150 ; Mars /Pluto kare ; Güneş /Satürn kare ) 

Ulusal Enquirer de Stewart ve eski sevgilisi, aynı zamanda rol arkadaşı olan Robert Pattison birbirleri hakkında itiraflarda bulundular. Stewart’ın koltuk altını yalamayı sevdiğini de ünlü aktör Robert Pattison’dan öğreniyoruz. Aktris ayrıca kendi de bir itirafta bulunmuş ve gergin olduğunda kötü koktuğunu söylemiştir .

😎 Zac Efron 

18.10.1987 saat 13.22 San Luis Obisbo , California ( Venüs / Merkür / Pluto kavuşumu ; Güneş /Pluto burç ötesi orb dahili kavuşum ) 

Star dergisinde  (Stuff aracılığıyla) Efron’un duş almaya çok önem vermediği yazıyor. Bunun yanında Efron’un sürekli basket oynadığı ve antrenman yaptığı için çok terlediği ve bu yüzden rahatsız edici koktuğu da belirtilmiş. Sık sık duş almayan Zac, koktuğunu fark ettiğinde kendini ıslak mendillerle temizliyormuş .

9-) Leonardo DiCaprio  11.11.1974 saat 02.47 Los Angeles ( Güneş /Mars kavuşum / Satürn üçgen ; Satürn / Pluto kare ) 

Duş yaparak suyu boşa harcamak istemeyen DiCaprio hakkında söylenenler oldukça hayal kırıcı. Celebitchy ‘de yazılanlara göre DiCaprio banyo yapmadığı için pis kokuyor ve bu koku aşk hayatını da olumsuz etkiliyor. DiCaprio haftada yalnızca birkaç gün duş alıyor ve bunun “doğal deodorant” olduğunu savunuyor. Kokusu sebebiyle evi de koca bir çöplük gibi kokuyormuş!

10-) Jessica Simpson 

10.07.1980 saat 15.11 Abilene , Texas ( Satürn / Mars burç ötesi orb dahili kavuşum ; Güneş /Pluto karesi ) 

ABD’li pop şarkıcısı Simspon, dişlerini çok sık fırçalamadığını söylüyor. Dişlerini genelde tişörtüne silerek temizleyen Simpson, yaptığı hareketin çok da ‘hoş’ olmadığını kabul ediyor.

11-) Shailene Woodley  15.11.1991 saat 21.06 Upland ( Güneş / Mars /Pluto kavuşum ) 

“The Fault in Our Stars” gibi çeşitli filmlerde rol alan ünlü aktrist Woodley, Parade’e açıklamada bulunarak sadece ayda bir kez şampuan kullandığını , bunun yerine çeşitli yağları saçına sürdüğünü söylemiştir . Vücudunun her yerine sürdüğü bu yağlar sebebiyle kötü kokuyor ve tasarımcısının onun için tasarladığı kıyafetler de bu kötü kokulardan bir türlü kurtulamıyor.

12-) Orlando Bloom  13.01.1977 saat 09.15 Canterbury ( Güneş , Mars kavuşum / Pluto kare ; Satürn /Mars 150 ) 

Bir zamanlar Orlando Bloom’la sevgili olan Miranda Kerr, ünlü aktörden ayrılmak için geçerli bir sebebe sahip . Çünkü Bloom, verdiği bir röportajda sık sık duş almadığını söyledi. “Karayip Korsanları”nda rol alan Bloom, duş almadığı gibi bir de aynı kıyafetleri bir hafta boyunca giyiyor. Kot pantolonları, çorapları ve kazakları… Tüm bunlar en az bir hafta boyunca üzerinde kalıyor.

 13-) Gwyneth Paltrow   27/09/1972 saat 17.25 Los Angeles, California  ( Güneş /Pluto kavuşum ; Satürn / Mars kare ) 

2013’te galaya giderken görülen Oscar sahibi Paltrow, sahnenin sıcaklarından oldukça etkilenmişti. Yüzüne vuran sahne ışıkları onun en az o ışıklar kadar ısınmasına sebep oldu .Fakat bu durum Paltrow’un yanında duran insanlar için kötü bir deneyimdi. National Enquirer’de Paltrow’un sahnenin havasızlığından dolayı kötü gözüktüğü yazıldı. Salonun sıcaklığından olumsuz etkilenen Paltrow etrafındakilere kötü kokular yaymaya başladı. Neden koktuğunun asıl sebebi ise Paltrow’un göğüs kanseri olacağını düşündüğü için deodorant kullanmıyor olmasıydı!

14-) Sigmund Freud ( 06.05.1856 saat 18.30 

Freiberg /Mahren -Czech Republic ) ( Güneş / Pluto kavuşumu ; Satürn / Mars ikisi de hava elementinde olmasına rağmen derece bazında burç ötesi orb dahili kare ) 

1923 yılında kanser sebebiyle ağzından büyük bir parçanın alınması olayı, Freud’un gerçek bir acı ile tanışmasıdır. Freud hastalığı ile olan mücadelesinde (16 yıl içerisinde) tam 33 ameliyat geçirir. Yaşadığı tarifsiz acıların yanında konuşmakta ve yemek yemekte zorlanan Freud zamanla yakınlarından uzaklaşır. Kanser olmasına karşın Freud, puro içme alışkanlığından ise bir türlü vazgeçmemiştir. Etrafa yaydığı koku sebebiyle yakınları dahil köpeği bile Freud’un yanına yaklaşmak istememiştir. 

15-) Jason Segel  18.01.1980 saat :bilinmiyor Los Angeles ( Güneş / Pluto kare ; Satürn / Mars kavuşum) 

Çok fazla sigara kullanan Jason Segel’in rol arkadaşı Alyson Hannigen, oyuncunun ağız kokusundan oldukça şikayetçi olmuş .

16-) Christina Aguilera    18.12.1980 saat 10.46 Staten İsland ( Güneş / Pluto sekstil ; Satürn , Pluto kavuşum / Mars ‘a kare ) 

Christina Aguilera da kötü koktuğu söylenen ünlülerden.Ayrıca gittiği bir restoranın tuvaletinden ellerini yıkamadan çıkarken görülmüş ve masasına dönüp elleriyle kızarmış kalamar yemeye devam etmiş.

17-) Karl Marx   05.05 1818 saat 02.00 Trier , Germany ( Satürn , Pluto / Güneş ‘e kare ; Satürn / Mars üçgen ) 

Aşırı sigara ve alkol kullanımından dolayı koktuğu kaynaklarda geçer .

18-) Nicole Polizzi    23.11.1987 saat bilinmiyor Santiago , Chile ( Satürn / Mars sekstil ) 

Snookie’ lakaplı televizyon yıldızı, cilt bakımını kedi kumuyla gerçekleştiğini söylemiştir .Cilt bakım merkezlerinin ve malzemelerinin pahalı olmasından dolayı bu yöntemi seçen yıldız, yöntemin tehlikeli olduğunu söyleyenlere ise “Şu ana kadar bir zararını görmedim” cevabını vermiştir .

Bu haritalarda ortak özellik  yukarıda da belirttiğim gibi soğan , sarımsak gibi keskin ve ağır kokuları temsil eden iki  malefik gezegenler olan Satürn , Mars arasındaki açılar ( bilhassa kare ) , eş zamanlı olarak Güneş ‘in kanalizasyon , atık ve çöpleri  temsil eden Pluto ile açılarıdır .( bilhassa kavuşum) 

Haritalarda Satürn genel olarak retrodur .Ay düğümleri çoğunlukla kokunun genel semboliği olan Venüs ve Mars ‘ın burçlarında yani koç ve terazide , Mars düşük  olduğu terazi burcunda , Jüpiter zararda  olduğu başak burcundadır .

Bütünün hayrına olması temennimle …

Aslıhan K .( Astrodata ) 

Aralık 2020 

Yararlanılan kaynaklar :

Scott Cunningham – Magical Aromatherapy

Kokular kitabı / Kültürler -Vedat Ozan 

Hastalıklar ve Rahatsızlıklar ansiklopedisi -Jacques Martel 

Simgeler sözlüğü Esat Korkmaz

 Ernst Zbinden  Ortadoğu ve İslamda Ruh ve Cin inançları 

islamansiklopedisi org tr 

enerjiportalı com 

tr sciencenetnews com

alchemy-works .com

Vikipedi 

Uçucu yağlar -Monika Werner 

renaissanceastrology .com 

psychologicallastrology .com  

hurriyet com tr 

wikipedia 

hipokampusakademi com -Onur Bayırlı 

indyturk com  

baymineral com tr 

bilgihanem com 

slate com 

evrimagacı org 

bbc com 

tr sputniknews com 

kukurt gen tr 

gıdabilgi com 

dergipark org 

Dana Claudat-Feng Shui 

Hindu ve İslam Dinlerinde Kokunun Anlamı ve Kullanımı- Gülnihal Erdoğan

Ahmet Sahra -HAVAS İLMİNDE ERVAHTA VE VARLIKLARDA KOKU

netpano com /Sinan Açin 

Ünver Fidan, Reyhan (2018). “Koku Duyusunun Diğer Duyulardan Farkı ve Farklılığın Evrimsel Perspektifle Değerlendirilmesi”. Uludağ Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi,

Ceyda Sönmez, Gebze Teknik Üniversitesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik

Uludağ Üniversitesi Onur Bayırlı / hipokampus akademi 

www brandessence com tr 

degisikbilgi com 

Osman Gürel-Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Ankara

Mevlâna’nın Eserlerinde “Yûsuf’un Gömleğinin Kokusu”-Betül Güçlü

listelist com 

symbolism fandom com 

mustafaaltınısık org uk / Kimyanın tarihi 

netpano com Sinan Açin 

naturesgardencandle com 

secdem net 

ntv com tr 

bugday org 

irfanyotulmaz com 

noronlog net 

vintagellboard com 

Ayurveda& Aromaterapi / Dr Light Miller , Dr .Brayn Miller 

Türkçesi: Saime ÖNCE) 

KOKU/BELLEK DEĞERLERDEN SÖZ NEFESİNE… RAYİHA ÇİÇEKLENMESİ / ELİF ŞAFAK’IN “PİNHAN”I

FROM FRAGRANCE / MEMORY VALUES TO BREATHING… RAISHER FLOWERING / “PINHAN” OF ELIF ŞAFAK

  Fatih ARSLAN – İlker İŞLER

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: