Gerek sûfi gerekse farklı kültürlere ait Mantralarda , geleneksel öğretide çoğu zaman yalnızca kutsal isimler ya da metafizik anahtarlar olarak ele alınır. Oysa uzun süreli ve yoğun okumalar söz konusu olduğunda, bu pratiklerin bilinç ve beden üzerindeki etkilerini yalnızca sembolik düzeyde açıklamak yetersiz kalır. Çünkü tekrar, ritim ve anlam yükü yüksek sözel yapıların, nöropsikolojik sistemler üzerinde ölçülebilir etkileri olduğu artık bilinmektedir. Bu noktada ki herkesin çok daha fazla aşina olduğu esmâ okumaları, metafizik bir uygulama olmanın ötesinde, bilişsel ve nörolojik bir süreç olarak da ele alınmalıdır.
Modern nörobilim, beynin işleyişine dair merkeziyetçi modelleri büyük ölçüde terk etmiştir. Özellikle John Horgan’ın ele aldığı “dağınık işlevler” yaklaşımı, zihinsel süreçlerin tek bir merkezden değil, birbiriyle etkileşim hâlinde çalışan çoklu ağlar üzerinden yürütüldüğünü ortaya koyar. Algı, duygu, anlamlandırma ve odaklanma gibi işlevler, beynin farklı bölgelerine dağılmış sistemlerin senkronize çalışmasıyla ortaya çıkar. Bu senkron yapı, süreklilik ve denge gerektirir.
Horgan’ın da işaret ettiği üzere, uzun süreli ve tek tip uyarana maruz kalındığında bu ağlar arasındaki senkron bozulmaya başlayabilir. Bu durum özellikle ritmik tekrarlar, kelime döngüleri ve yüksek anlam yüklü sembollerle çalışılan pratiklerde daha belirgin hâle gelir. Esmâ okumaları da bu tanımın dışında değildir. Özellikle aralıksız, uzun süreli ve tek bir esmâya yoğunlaşarak yapılan okumalar, zihinsel ağlarda işlevsel bir aşırı yüklenme yaratabilir. Şayet bu doğum haritanızda eksik olan bir esmanın yerine konması durumu ise problem burada yoktur. Fakat rastgele bir çalışma ise puzzle daki parçada şişme yapacaktır. Bu tablo klasik anlamda bir patoloji ya da zehirlenme değildir ancak işlevsel dengesizlik üretme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle bu durumu, metaforik olarak okült toksikasyon başlığı altında ele almak mümkündür. Her biri farklı konulardır ancak kısaca değiniyorum.
Bu işlevsel dengesizliğin yalnızca zihinsel düzeyde kalmadığı, biyokimyasal karşılıklarının da olduğu göz ardı edilmemelidir. Nörotransmitter sistemleri, belirli amino asitlere bağımlı olarak çalışır. Serotonin sentezi triptofana, dopamin ve noradrenalin sentezi tirozin temelli mekanizmalara, GABA ve glutamat dengesi ise glutamin metabolizmasına dayanır. Uzun süreli bilişsel ve duygusal yüklenmeler, bu amino asitlerin bedensel kullanım oranlarını dolaylı biçimde etkileyebilir.
Okült Şifa TAROLOJİ eğitimlerimde üzerinde durduğum noktalardan biri, bazı esmâların bu nörotransmitter sistemleriyle eşlenik biçimde okunabileceğidir. Buradaki mesele mistik bir indirgeme değil, beden–zihin bütünlüğünü dikkate alan bir okuma biçimidir. Tek bir frekansa uzun süre maruz kalmak, nörotransmitter dengesinde kaymalara yol açtığında, bunun zihinsel yansımaları da kaçınılmaz olur. Odak kaybı, zihinsel dağınıklık, duygusal dalgalanmalar, içe kapanma ya da aşırı uyarılmışlık hâlleri bu sürecin olası sonuçları arasında yer alır.
Bu noktada dikkat çekici olan, kadim metinlerde yer alan uyarılar ile modern bilimin vardığı sonuçlar arasındaki örtüşmedir. “Fasılayla oku”, “bedeni gözet”, “halin bozulursa dur” gibi ifadeler, yalnızca ahlaki ya da disipliner öğütler değildir. Bugün bu uyarılar, dağınık işlev ağlarının korunmasına yönelik sezgisel bir denge bilgisi olarak da okunabilir. Kadim bilgi deneyimle söylemiş, modern bilim ise ölçerek tanımlamıştır.
Bu nedenle esmâlarla çalışmak, yoğunluk üzerinden değil, denge üzerinden ele alınmalıdır. Şifa, salt süreklilikten değil uyum içeren süreklilikten doğar. Bir esmâ anahtar gibidir kapıyı açar ama kapıda ne kadar kalınacağını bilmek bilgelik gerektirir. Okült çalışmalarda esas olan, kapıyı zorlamak değil, sistemin verdiği tepkileri okuyabilmektir.
Bu metin, esmâlara mesafe koymak için değil;i onları daha bilinçli, daha sorumlu ve beden–zihin bütünlüğünü gözeterek ele almak için yazılmıştır. Çünkü gerçek şifa, sınırları fark edebilen bir farkındalıkla mümkündür.
Onur Güven

